Kûy a Spî

13 Ocak 2013

M. Sıddık Şeyhanzade Ile Röportaj "alintidir

M. Sıddık Şeyhanzade Ile Röportaj "alintidir

Pazartesi, 4 Ocak 2010 01:10
M. Sıddık Şeyhanzade İle Risale-i Nur Üzerine Röportaj
Posted on 21.08.2008 Saat: 03:13

Mizgîn/Sayı 48 - Mizgîn: Hocam, kendinizi tanıtır mısınız?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Ben, aslen Diyarbakır’a komşu olan Bingöl vilayetinin merkezinde, eski adıyla Çapakçur vilayetinde doğdum. Orada büyüdüm, orada orta öğretimi bitirdim. Üniversiteyi de Ankara İlahiyat Fakültesi’nde okuyup, oradan mezun oldum.

Mizgîn: Risale-i Nur ile ilk tanışmanız ne zaman oldu?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Risale-i Nur ile tanışmam, 1958 yılında rahmetli dedem Hacı Sait’i ziyarete gittiğimizde oldu. Bingöl’de Hacı Halil diye bir zat vardı. Şerif adında bir ağabeyimiz. İlk dersi üçüncü mes’eleden alarak Asa-ı Musa’yı okuyorlardı. O zaman demiştim; “gerçekten bende büyük etkiler uyandırdı.”

O günden bugüne kadar elhamdülillah Risale-i Nur Cadde-i Kübra-i Kuraniye’sinde devam etmekteyiz, hizmetlerimiz devam etmektedir. Okumaktayız, anlamaya çalışmaktayız. O günden bugüne kadar bütün istikamet dairesinde, Risale-i Nur dairesinde vazifemizi yürütüyoruz, elhamdülillah.

Mizgîn: Bundan önce oldukça enteresan bir çalışmanız oldu. Üstadın kaleminden İçtima-i Reçeteler 1–2… Said-i Kürdi’nin değişik zamanlarda ve ortamlarda; toplumun sosyal, siyasal, kültürel ihtiyaçlarına binaen söylediği ve kaleme aldığı risalelerdi. Bugünlerde de Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Lisanından “Orta Şarktaki Milletlerin Yeniden Dirilişi- İttiba-i Kur’an” isimli Risale-i Nur Külliyatı içinden derlediğiniz oldukça hacimli, güzel bir çalışmanız var. Siz böyle bir çalışmayı neden gerekli gördünüz?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Bu kitabı 2007 senesinde neşrettim. Ben Eski Said ve Yeni Said’in iyi anlaşılmasını istiyorum. Eski Said’in bütün ifadelerini bu kitapta topladım. Bu, çalışmamın birinci cildidir. İnşallah yakında Yeni Said’in dilinden Bediüzzaman’ın Kürdistan hakkındaki bütün görüşlerini bir araya toplayacağım. Kimileri, özellikle batıdakiler, devamlı Eski Said ile Yeni Said’i birbiri ile karıştırmışlar. Eski Said’in Kürt bilinci olduğunu, Yeni Said’in ise Kürt bilincinin tamamen uzak olduğunu ifade ediyorlar. Ben de bunun böyle olmadığını ifade ediyorum. Eski Said ve Yeni Said’in bir ümmet amacı içinde, Kürdistan’ın da bir gerçek olduğunu, hitabelerini ve görüşlerini, Kürdistan hakkındaki beyanlarını kitaplarımda göreceksiniz.

Belirttiğim gibi Üstad’ın analizlerinde üç türlü milliyet vardır. Bir, menfi milliyet, iki müspet milliyet, üç mukaddes İslam milliyeti… Menfi milliyet, ırkçılık demektir ki Üstad’ın ifade ettiği ırkçılık ise bir milletin başka bir milleti içinde eritmesi, onu yutması, diğer milletten beslenmesidir. Maalesef bugün Türkiye’deki bazı Nurcularda bile Üstad’ın tel’in ettiği bu ırkçılık etkileri vardır.

Üstad’ın tarif ettiği müspet milliyet ise herkes kendi milletinin muhabbetini ilan etmesi, başka milletleri ve haklarını inkâr etmemesi gerekir. Müspet milliyette tearüf, teavün, tehabbüb vardır. Ne anlama gelir? Teavün, yardımlaşma için, tehabbüb sevmek için, tearüf birbirlerini tanımak içindir. Bir askeriyedeki taburlar gibi her taburun ayrı olmasıdır.

Mizgîn: Bu eserinizde Said-i Kürdi tabirini kullandığınız dikkat çekmektedir. Neden Said-i Kurdi?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Şimdi bugün Üstad’ın 9 yaşında başladığı tahsil hayatı ve 87 yaşındaki vefatına kadar tüm anlarını, tüm zamanlarını Kuran’a adamış, Kuran’a hizmetkâr olmayı en büyük şeref olarak kabul etmiş, Kuran’a mensubiyeti dolayısı ile kaleme aldığı eserler 132 tanedir. 15 sene Eski Said dönemindeki eserleri ile beraber yani eski Said olarak ifade ettiği devrindeki Arapça olarak kaleme aldığı ve Kürtçe olarak ifade ettiği eseler var. İmzasını Said-i Kürdi olarak attığı dönemlerde Said-i Nursi demek kadar büyük bir ihanet yoktur. O Said-i Kurdi’dir. Yani bu annesinin-babasının kendisine taktığı isimdir. Ve bununla her zaman iftihar etmektedir. Hiçbir zaman bir sakınca görmemiştir. Ve bunda İslam inancı olan bir insanın sakınca görmesi kadar büyük bir abes yoktur. Ve bunu Said-i Kürdi olarak tabir etmek kadar da gerçekçilik yoktur. Ve bunu Bediüzzaman’ın bir zamana kadar Said-i Kürdi dışında bir tabir kullanmamıştır ve bunu görmekteyiz. Ta 1935 yılına kadar, buna dikkat ederiz.

Mizgîn: Eski Said ve Eski Said ne demektir? Kısaca tarif eder misiniz?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Ben Eski Said, Yeni Said ile ilgili kısaca olarak size şunu ifade edebilirim. Kendi tabiridir, kendi ifadesidir. Benim yorumum yok, sadece ve sadece ben makes(ayna) olmaktayım. Onun ifadesini size nakletmiş olayım. Bediüzzaman diyor ki “Yeni Said’in Kur’an eczanesinden aldığı ders, iman hakikatleridir.” Bu cümleyi tekrar edersek Yeni Said’in Kur’an eczanesinden aldığı ders iman hakikatleridir.
Bu kendi ifadesidir. Eski Said ise diyor; içtima-i hayattan aldığı dersler Hutbeyi-i Şamiyye ve Zille gibi eserler… “Ben hasta olduğum için onlar benim namıma sizinle konuşsunlar diye onları telkin ediyorum.” Bakın, iki Said’i de kendisi ifade etmiştir. İki Said’i de Külliyat-ı Nur’da, benim bastırdığım eserde, “Orta Şarktaki Milletlerin Yeniden Dirilişi” kitabımda bunları beyan etmişimdir. Eski Said, tamamen Osmanlı devrinde yapılan içtima-i –sosyal hayatta, adalet nizamı içerisinde, bir padişahla idarenin İslami olmadığını haykırmıştır. Fakat bugün bazı talebeler bunu anlamakta çok ta nakıstırlar(noksandırlar). Anlamakta zorlanıyorlarsa bu onların nakıslıklarındandır. Yoksa Bediüzzaman Hazretleri’nin hiçbir zaman için İslam’ın dışında bir fikri olmamıştır. Bütün zamanını, bütün anını, bütün düşüncesini sadece ve sadece Kur’an-ı Hâkim’in bu zamanda bir mucizesi olan Risale-i Nur gibi bir eserin, külliyatın meydana gelmesine vakfetmiştir. Ve ekseriyetle baktığımız zaman neşrettiğim 400 sayfalık kitapta göreceğiz ki, tamamen Bediüzzaman’a aittir. Benim 5–10 sayfa izahım olabilir, ama eserleri tamamen Bediüzzaman’ı konuşturarak ortaya dökmüşümdür. Ve gerçekten “mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil uzvun reçetesi İttiba-i Kuran’dır” ifadesi yer almaktadır.

Mizgîn: Bunu biraz bize açıklar mısınız? Buradaki bu mariz bir asır, hasta bir unsur, alil bir uzuv denilmekle ne kastedilmektedir?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Uzundur izahı. Yeni kitapta da okursanız bunu göreceksiniz. Ki mariz bir asır hasta bir asırdır ki 20. yüzyıl hasta bir asırdır. Mariz bir asrın, hasta bir unsurun (milletin), kim bu unsur, İslam içerisinde hasta bir unsur olan Kürt milletidir. Hasta bir asrın, alil bir uzvun bir unsurun reçetesi İttiba-i Kuran’dır.

Bugün Diyarbakır’da hadiselerin en kritiği oluyor. Oluyorsa bunun tek sebebi vardır. Başka sebepler aranmamalıdır. Tek mesele unsurların farklı olmasındandır. Ve bunlara -farklı milletlere- yapılan zulümler, galebelerdir. Bunlar ise fıtrata muhaliftir. Buna karşı bir tepki doğmaktadır. Bunun için gerçekten tam bir adaletli, tam bir uhuvvetin, tam bir ittihadın olması için unsurlar arasında tefrik yapılmaması lazım. Bir milletin inkâr edilmemesi lazım. Bir milletin tahkir edilmemesi lazım. Her millet; kendi kültürüyle, kendi tarihiyle eğitim yapmalıdır.

Mizgîn: Külliyatı nasıl ele almak gerekir? Külliyatı bazıları parçalıyorlar, on dört parça alıyor, bazıları 24, bazıları da 6 parça alıyor. Bunu nasıl görüyorsunuz?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Maalesef on dört cilt olarak basılmış en başta. O zaman ilk basıldığı zaman tarih 1956-1957’dir. O tarihlerde basılmış. Ki o zaman Tahsin Tola milletvekiliydi, onun riyaseti altında kitaplar basılıyor. Belli kısıtlamalar vardı, ama yine izin verdiler. Fakat belli bir çerçeve altındaydı. O zaman bazı tahrifatlar da oldu. Bu gerçek. Bediüzzaman’ın kendisi ifadesi diyor ki: “Ben Latinceden tek bir harf bile tanımıyorum.” Yani bunu iyi bilmemiz lazım. Yani “Bediüzzaman’ın kendisi tahsis(değiştirme) yapmıştır” diyenlerin kulakları çınlasın. Beni onların aleyhlerinde konuşturmaya zorlamayın. Ben gerçeği söylüyorum. Bediüzzaman’ın kendisi, “latinceden tek bir harf bilmiyorum” diyor. Hatta bir gün Allah kendisine rahmet eylesin Mustafa Acet abi diyor: “bir sandığın üzerine çıktım, duvara çivi çakıyordum.” Üstad kızdı bana: “hemen aşağı in” dedi. “O gazetelerin üstüne çıkma, sen görmüyor musun, onun üzerinde harfler var, kelimeler var, yazılar var. Onun üzerine nasıl çıkabiliyorsun?” Mustafa Acet abi aktarıyor: “Yazılar da Latinceydi. Bununla beraber Üstad’ın yazıya olan hürmetinden dolayı, dedi ki sen yazı olan bir tahtanın üzerine çıkmazsın” diyor. Bu kadar meseleye dikkate diyor.

Mizgîn: Bazıları külliyatları ele aldığı zaman Eski Said eserleri külliyatı dâhil değil. Ama Eski Said devrinden de bazı kitapları külliyatın içine almışlar, bazıları gene almamışlar. Bunu kısıtlamaların sebebi nedir?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Ben de eski şeyimde çok ifade ettim de. Mustafa Acet diye bir zat vardı. Ankara’da bulunuyordu. Bediüzzaman’ın yakın talebelerindendi. Emirdağlıydı. On seneden fazla Üstad’a bizatihi fiilen hizmet etmiş. Yemeklerini yapmış, çamaşırlarını yıkamış yani bütün hizmetlerinde bulunmuş bir zattı. Şu an Ankara’da Diyanet’te bulunuyor. Biz 1982 yılında Envar Neşriyatı satın aldık, Şer’an… Ama Şer’an satın aldığımız bir kitabı, depoları boşaltarak kaçırdılar; o ayrı bir olay. Ben de bunun üzerine Ankara’ya gittim. Ve durumu anlattım kendisine. O zaman dedi ki, bak dedi ben, bugüne kadar Risale-i Nur hizmetinde bulunuyorum. Ben Üstad’ı zamanın Mehdisi biliyorum. O bakımından ona tabi olmuşumdur. Ama senin anlattığın hadiseden dolayı bir Cewşen ve Tesbihat yazmışım dedi. Onu da ben sana hediye ediyorum. Sana veriyorum, onu bas dedi. İlk olarak sana teklif ediyorum. Ve dedi ki Üstad dün akşam benim rüyama geldi.

Üstad, 1960’da Urfa’ya giderken beni çağırdı. Kendisiyle görüştüm, dedi ki, Mustafa kardeş, ben bugün Urfa’ya gidiyorum. Urfa’ya giderken bir emanet var. O emaneti sana teslim etmek istiyorum. Ve seni seçtim, reyim senden yanadır. Ve bu emaneti sana veriyorum. Ona emanet ediyor ve ağzı kapalıydı, mühürlüydü. Üstad’ın kendi mührü vardı. Dedi bunu sakın açma. Yalnız günü ve zamanı gelecek, onun sahibi çıkacak, sen de o sahibine teslim edersin dedi. Yıl 1982. Yıl 1960, Mustafa Acet’e verilmiş. Mustafa Abi’ye Envar Neşriyat hakkında olan bitenleri anlatınca, bana dedi ki, dün akşam Üstad rüyama geldi. “Emaneti sahibine teslim et” deyince, sen de buraya gelince dedim ki, bu iş bitti. Bu işin sahibi geldi. Ve bana tuttu bütün külliyatı, ana eserleri verdi. Üstad’ın tahsis ettiği nüshaları, hepsi ama hepsi. Hatta Latince Üstad’ın zamanında, 1959’da basılan Münazarat bile vardı. Şimdi bende hepsi duruyor. Bütün külliyat bende duruyor. Eski Said dediğimiz, ne var orda, İşarat’ül İcaz ordaydı, bende var. Hem Osmanlıcası, hem Latincesi, Mesneviye Nuriye, Muhakemat da vardı. Bütün eserleri, külliyatı, o çuvalın içerisinde, mühürlüydü. Biz onları elhamdülillah açtık. Üstad’ın ne yazdığı bütün orada var, kendi tashih ettiği nüshaları orda ben gördüm ve gerçekten ben bunu çok iddia ediyorum. Çünkü başka bir ihtimal da yok, bende 4–5 tane nüsha var.

Mizgîn: Üstad’ın sözlerini çarpıtma olayı var. Mesela bazıları tarafından Üstad’ın: “25 milyon Türklerin namına bir Said değil, bin Said feda olsun.” dediği iddia ediliyor. Bu gerçek midir?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Bu sözü nerde söylemiş, kim söylemiş? Ben bunu araştırdım ve bunun dergisini buldum. 1952 yılında basılan Sebilür Reşat mecmuası. Orda diyor ki: “20 milyon Türklerin namına değil, yüzer milyon âlem-i İslam cemaati namına bir Said değil, bin Said feda olsun.” Maalesef, latince bastıkları ibarede 25 milyon diyorlar. Tabi bir nüfus artışı olmuş ya, 25 milyon demişler! 25 milyon Türk’ün namına! Neuzibillâh! Bir İslam âlimi, müceddi azam’a ırkçılık vazifesini koyuyorlar. “25 milyon Türkiye’nin namına bir Said değil, bin Said feda olsun” bırakmışlar Bu kadar tahrifat arşa yükseldi.

Benim yaptığım, bununla beraber Külliyat’ta, hatta bazı yerlerde, Üstad bu sisteme karşı en müteyakkız insan iken, maalesef yazmışlar “hükümetin şahsi vazifesine karşı” dedirtmişler. Bu kadar büyük bir cihet de var. Bunu artık saklayamazlar. Nereye kadar saklayacaklar? Hâlbuki Üstad böyle bir tabir kullanmamıştır. Kullansaydı böyle bir ibareyi, bu kadar ağır işkence ve sürgün hayatını yaşamazdı. Külliyatta bunu göstermişimdir, izah etmişimdir.

Mizgîn: Hocam, bu kitaba baktığımız zaman Eski Said’in tüm yazdıkları var mı?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Üstad’ın 1910’dan 1920’ye, 1922’ye kadar bütün yazdıkları var.

Mizgîn: Hocam, burada Münazarat sayfa 18’den iktibas ettiğiniz “Onun adına yürüttüğü davayı anlamak için muhterem hocamızın tabiriyle “Kürt cesedini bürümek ve vahşi libasını giymek lazımdır. Yoksa ne dinlemesi helal olur ne de okunması!” Bu cümlenin anlamını biraz bize açıklar mısınız?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Nur talebesinin anlaması için Münazarat’ın bu cümlesine dikkat etmesi lazım. Kürt libası-elbisesi giymezse, vahşi külahını başına geçirmezse ne okumak helal olur. Yani bunların Risale-i Nur’u dinlemeyi dahi helal etmeleri için bunu iyi anlamaları lazım.

Mizgîn: Yani burada Bediüzzaman diyor ki, beni anlamanız için, kendinizi Kürdün yerine bırakmanız mı lazım?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Onun halet-i ruhiyesi içinde, onun şartlarını iyi anlaman, iyi bilmen, Bediüzzaman’ın hayat tarzını iyi düşünmen ve o şartlar içerisinde mütalaa etmen gerekir ki anlayabilesin. Onun için gerçekten Risale-i Nur’u anlamakta zorlanıyorlar. Münazarat risalesi için Sait Özdemir’e dedim ki, ben Münazarat’ı basarken, aslını senden istedim, sen vermedin. Bende tashihli nüshası olduğu için ben de baktım, ama bakıyorum ki bugün 29 yerinde değişiklik yapılır. Münazarat’ın 29 yerinde değişiklik var. Ben yaptığım tahsislerden bunu neşrettim. Bir karşılaştıralım dedim. Kalktı getirdi. Allah şahittir, tam 29 yerinde yapılan tahribatları bizzat gördüm. Dedi ki: “Sıddık kardeş, çok dikkat etmek gerekir”. Ben de dedim ki; “Hayırlı sabahlar! Daha yeni mi dikkat edeceksin? 29 yerde tahribat var”.

Mizgîn: Sadece Münazarat’ta 29 tahrifat yapılmış. Diğerleri de cabası…

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Onun için benim sesim yetişse, bütün küre-i arza ilan ediyorum.
Almanya’da bir kadın grubu geldi. Dediler ki: “Biz diyorduk ki, nasıl ki Kur’an’ın hükmü bakidir, Risale-i Nur da Kur’an gibidir. Nasıl değişebilir?”

Dedim ki: “Bak bacım Kur’an hakkında bir ayet var. “Biz onu inzar ettik. Ancak onu biz muhafaza ederiz.” Bunu biliyor musun?” “Biliyorum” dedi. Ama hadis için böyle bir ayet var mı? Binlerce hadis uydurulmuş iken kimse bir kitap için böyle bir iddiada bulunamaz.

Mizgîn: Risale-i Nur’da yapılan tahrifatlar daha çok nerede yapılmıştır?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Allah ikidir diyemeyecekleri, herkesin bildiği şeyleri yapamayacakları dışında içtimai, sosyal ve ırki meselelerde tahrifatlar yapılmıştır.

Mizgîn: Özellikle Kürtler’e isabet etmiştir bu durum.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Maalesef kasıtlı olarak Kürtlerin, Kürtçenin, Kürdistan’ın, Kürt halkının, Kürt coğrafyasının bulunduğu yerler tahrif edilmiştir.

Ben Allah-u Azim’i şahit tutuyorum. Bediüzzaman hazretleri yazmışsa, ben aynısını tashihli nüshasından yazmışımdır. Başka kem küm edip, Üstad değiştirme yapmış, biz de yapmışız diyenler yalan konuşuyorlar. Çok açık söylüyorum. Benim yaptığım yüzde yüz Risale-i Nur’un aynısıdır ve tahsisli nüshalarıdır ve tahrif edilmemiş nüshalardır. Üstad diyor ki; unsuriyet, ırkçılık, riya, zahmet ve gafletten mürekkep bir macundur. Onun için milliyetçiler “milliyeti” mabut ediyorlar. Bunu ben Türk için demiyorum. Bediüzzaman söylemiştir, ırkçılık için demiştir.

Irkçılık, Müslümanlar için en büyük tehlikedir. Müslümanın bunu kullanması kadar büyük bir abes yoktur. Bunu çok açıktan söylüyorum. Onun için bu içtimai, sosyal meselelerde, ekonomik, ırki meselelerde yapılan tahrifatların haddi hesabı yoktur. 500 tane ben gösterdim. Gıybetini yapmıyorum, dedikodusunu etmiyorum, iftira etmiyorum. Allah iftira edenleri kahretsin. Allah indinde, mahşerde mahçup olmamak için Üstad’a yapılan bu ihanetin ödenmesini istiyorum.

Mizgîn: Allah, çalışmalarınız için sizden razı olsun. Eğer bugün bir kişi, tahrif edilmemiş Risale-i Nur’a bakmazsa, tahrif edilmiş Risale-i Nur’a bakarsa Üstad’ı devletçi görecektir, sisteme entegre olmuş görecektir.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Biz Nur talebeleri; Kuran’a tabiyiz, bize yalan yakışmaz. Onun için ben, Said-i Kürdi’ye Said-i Nursi demem. Onun devrindeki kendi tabiri budur. Devamlı kendi imzasını atmıştır, kendi ifadesi ile kendisine Said-i Kürdi demiştir. Bende eserleri vardır. Yeni Said devrinde dahi, Said-i Kürdi imzasını kullanmıştır.

Mizgîn: Bediüzzaman, Nursi ismini niçin ve ne zaman kullanmaya başlamıştır?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: 1935 yılında soyadı kanunu çıkınca, kanunlar diyor ki, bir insan Said-i Kürdi, Kürdizade Bey tabirlerini kullanamaz. O kanundan sonra Üstad’a demişler ki sen soyadını değiştir. Onlar demiştir ki; “Okur” soy ismini koyalım. Üstad demiştir, bu ne anlamdır? Okur demektir, yani okumak anlamındadır. Üstad demiştir, ya ben Nursluyum, Kürdistanlıyım. Onlar demiş ki Kürdistan tabiri yasaklanmıştır. Onun için 1935’ten sonra imzaları Said-i Nursi’dir. Ben bunu iddia ediyorum, ben iftira etmiyorum. Gerçeği söylüyorum ve gerçeği yazıyorum.

Mizgîn: Bediüzzaman’ın soyadı kanunundan önce de bazen Said-i Nursi ismini kullandığı söylenmektedir.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Hayır, hayır kullanmamıştır. Benim dediğim tarihe 1935’e kadar kendisi bizzat Said-i Kürdi demiştir. Meseleyi iyi bilmemiz lazım. Araştırma yapmak lazım. Bediüzzaman hazretleri Sözler’e 1926 yılında başlamıştır, o zaman yazmıştır. Ve ben kendim bizatihi gördüm. Said-i Kürdi tabirleri var. Fakat sonra yazılar kitaba dökülünce 1946–1947’de kitapları basılınca; Sözler’de, Lemalar’da, Said-i Nursi tabirini kendisi kullanmıştır. O zaman Nursi tabirini tercih etmiştir. Bunda da bir şey yoktur.

Mizgîn: Birçok soru var kamuoyunda… Soruların muhatabı olarak Risale-i Nur varsa bile Risale-i Nur’un tam olarak bugünkü lisanda anlaşılamadığı, bazıları tarafından doğru basılmadığını görünce, toplumda bir kargaşa oluşmuştur Üstad hakkında. Örneğin Bediüzzaman’ın yurtseverlik ve ırkçılık arasında, o zamanki anlamıyla menfi milliyetçilik, müspet milliyetçilik arasında bir ayrım belirtiyor. Burada fark nedir, Bediüzzaman nasıl bir fark bırakmıştır?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Bediüzzaman ırkçılık hakkında çok görüşleri vardır veya açıklamaları vardır. Şimdi Üstad, bütün külliyatlar incelendiği zaman milliyeti üçe ayırmaktadır. Diyor ki bir menfi milliyet var, bir müspet milliyeti var birde mukaddes İslam milliyeti var. Bediüzzaman’ın hayatına bakıyoruz hiçbir devresinde –yani bir insan hem İslam âlimi olsun hem de içkici olsun. Böyle bir şey düşünülebilir mi?- aynen onun gibidir. Bediüzzaman hiçbir zaman için o çizdiği çizgiler çiğnememiştir ve devamlı olarak müspet milliyetçilik etmiştir.

Mizgîn: Nedir bu müspet milliyetçilik?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Müspet milliyetçilik, “Wece'elnakum şuûben we qebaîlen litearefû. İnne ekremekum indellahi heqqum.”(Hucurat, 13) Ben sizi millet millet, kabile kabile, şube şube yarattım. Ta ki birbirinizi tanıyasınız, sevesiniz diye yarattım. Yani milliyetin yaratılması da çok hikmetleri vardır. Abes bir şey değildir. Bugün dünyada yüzlerce millet vardır. Her milletin kendine göre özelliği vardır. Bediüzzaman da diyor: “Ben Kürdistan’da doğdum” ve kendisine “ben Kürdüm” diyor. Hatta Divan-ı Harp’te der ki: “Fahr(övünmek) olmasın, biz ki Kürdüz, aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. İnne wel hiletu fiterki hiyel.(En iyi hile, hileyi terk etmektir)” Bu kadar sahih beyanları var. Devamlı olarak bu çizgide, Eski Said devresinde dahi, müspet milleti kullanmıştır. Kendi milletini sevmiştir. Çünkü o millet, “ey meşaix we rüsea olan millet-i Ekrad” diyor. Yani: “Ey ulemaların ve şeyhlerin kaynağı olan Kürt milleti” diyor. Bütün bu kadar sahih ifadeler varken, hala bazılarının bunun Kürtlüğünü saklayanlar, inkâr edenler, kendisini Türk yapıp, seyit yapıp, değişik isimler takanlar var. Üstad diyor ki: “seyit olanın seyit değilim dese, seyit olmayanın da seyidim dese ikisi de haramdır.” Bu kadar açık bir meseleyi Nur talebesi ismini taşıyanlar işliyorlarsa bizim onlara bir sözümüz yok.

Mizgîn: Görüyoruz ki Üstad’ın görüşlerinde, ırkçılık ile yurtseverlik arasında büyük bir fark var. Said-i Kürdi menfi milliyeti anlatırken bunun haram olduğunu anlatır. Der ki bunda bir unsurun-yani milliyetin – başka bir unsuru yani başka bir milliyeti kendi içinde eritmesi, asimile etmesi, yani köklerinden uzaklaştırmasını ırkçılık olarak tanımlıyor. Ki Üstad dahi, bunu Kur’an naslarıyla, ayetleriyle karşı çıkmış, men etmiştir.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: En büyük tavır koymuştur. Bütün ifadeleri, bütün külliyatı buna karşıdır. Yani bugün Bediüzzaman’ın çizdiği çizgi Kur’an-i caddeyi Kübra Kuraniyedir. Ne kadar beşeri anlayışlar varsa, ne kadar ırkçı anlayışlar varsa hepsi Bediüzzaman’ın menfurudur(nefret etmiştir), hiçbir zaman bunları tasvip etmemiştir. Bütün ifadeleri aynıdır.

Mizgîn: Hocam, “Said-i Kürdi’nin Diliyle Orta Şarktaki Milletlerin Yeniden Dirilişi” kitabına baktığımız zaman Üstad Kürtler için şöyle bir emir veriyor. “Kendinize ayrı bir pınar yapınız, ey Kürtler görüyorum ki bizde pınar yoktur” şeklinde başlayan bir paragrafı var. Ve devam ediyor. “Biz uzaktan gelen kokuşmuş pis suları içiyoruz. Onun için ey Kürtler “kendinize” pınar yapınız.“ Şimdi hocam, Said-i Kürdi’nin bu analizini ve arzusunu nasıl anlamak lazım? Bediüzzaman bununla, Müslüman Kürt halkını kendi yönetiminde, kendi bayrağıyla yaşaması hakkıdır, anlamına gelebilir mi?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Bunu bilmek fazilet değildir. Herkes bunu bilmelidir ki Bediüzzaman’ın istediği çığır, hakların verilmesidir; meşrutiyeti de onun için savunuyor. Diyor ki: “Meşrutiyet-i meşrai dört mezhebin de istediğini ben ispat ettim.” Onun için bak bunu niye istemiştir. Bütün meseleler içerisinde Kürtlerin de müstakil-ayrı bir millet olduklarını söylüyor. Güneş sistemi gibi bir mizan kurunuz diyor. Yani herkes kendi yörüngesinde hareket etsin diyor. Kendisi müstakil olsun, ayrı sistemi olsun, hiç kimse hiç kimseye tahakküm etmesin. Bediüzzaman’ın istediği, arzu ettiği sistem budur. Zaten bugün Cemal Kutay’ın bir şeyi var.

Diyor ki: Bediüzzaman Almanya’da iken kendisine havlu getirirler. Havluyu getirene dedi ki, şu havluyu git ütüle bana getir. Ona mikrop bulaşmamasını arzu ediyordu. Bundan sonra İsviçre’ye gitti. O gün İsviçre’de dört ayrı unsur-millet vardı. Yani Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar hepsi orada bina etmişlerdi, yani bir aradaydılar. Ama dört tane ayrı lisanlarının yazışmalarının yapıldığını o eyalet sistemini görmek istiyordu. Ve onu arzu ediyordu, gitti, gördü ve geldi. Bizatihi tatbikatını yapsın, gelsin kendi memleketinde bunu kursun. İşte bugün Türkiye’nin sancısı budur. Türkiye milletler, birlik-üniter yönetimi adı altında birbirine düşen düşmanlar haline getirildi. Bu büyük bir cinayettir. Ne oluyor, Kürdüyle Türkü aynı dine mensup oldukları halde birbirine düşman oluyorsa, bu İslam’a yapılan en büyük ihanettir. Bunun için bunları “bütünleştirmek ve ayrıştırmak” gerekir ki gerçek bütünlük meydana gelsin. Gerçekten bugünkü kavga ve sancıların ana sebebi, bu milletlerin birbirlerini tahkir görmeleri-aşağılamaları-, hakir görmeleri sonucu bir kavga içerisindedir. Onun için yalnız ne yapmak lazım. Gerçekten İslami bir potansiyel içerisinde Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla, Çerkeziyle, Üstad’ın deyişiyle “Cemahiri Mütefekiya İslamiye –İslami Birleşik Devletleri” vücuda gelmesi için bir düzenlemenin olması gerekir ki gerçek müttehit, ittihat etmiş unsurlar dövüşü-kavgayı sona erdirmiş olabilsinler. Tek çare budur.

Mizgîn: Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Bundan sonraki çalışmalarınızda size başarılar diliyoruz.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Ben de sizlere teşekkür ediyorum ve yayın hayatınızda başarılar diliyorum.

Pazartesi, 4 Ocak 2010 01:10
M. Sıddık Şeyhanzade İle Risale-i Nur Üzerine Röportaj
Posted on 21.08.2008 Saat: 03:13

Mizgîn/Sayı 48 - Mizgîn: Hocam, kendinizi tanıtır mısınız?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Ben, aslen Diyarbakır’a komşu olan Bingöl vilayetinin merkezinde, eski adıyla Çapakçur vilayetinde doğdum. Orada büyüdüm, orada orta öğretimi bitirdim. Üniversiteyi de Ankara İlahiyat Fakültesi’nde okuyup, oradan mezun oldum.

Mizgîn: Risale-i Nur ile ilk tanışmanız ne zaman oldu?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Risale-i Nur ile tanışmam, 1958 yılında rahmetli dedem Hacı Sait’i ziyarete gittiğimizde oldu. Bingöl’de Hacı Halil diye bir zat vardı. Şerif adında bir ağabeyimiz. İlk dersi üçüncü mes’eleden alarak Asa-ı Musa’yı okuyorlardı. O zaman demiştim; “gerçekten bende büyük etkiler uyandırdı.”

O günden bugüne kadar elhamdülillah Risale-i Nur Cadde-i Kübra-i Kuraniye’sinde devam etmekteyiz, hizmetlerimiz devam etmektedir. Okumaktayız, anlamaya çalışmaktayız. O günden bugüne kadar bütün istikamet dairesinde, Risale-i Nur dairesinde vazifemizi yürütüyoruz, elhamdülillah.

Mizgîn: Bundan önce oldukça enteresan bir çalışmanız oldu. Üstadın kaleminden İçtima-i Reçeteler 1–2… Said-i Kürdi’nin değişik zamanlarda ve ortamlarda; toplumun sosyal, siyasal, kültürel ihtiyaçlarına binaen söylediği ve kaleme aldığı risalelerdi. Bugünlerde de Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Lisanından “Orta Şarktaki Milletlerin Yeniden Dirilişi- İttiba-i Kur’an” isimli Risale-i Nur Külliyatı içinden derlediğiniz oldukça hacimli, güzel bir çalışmanız var. Siz böyle bir çalışmayı neden gerekli gördünüz?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Bu kitabı 2007 senesinde neşrettim. Ben Eski Said ve Yeni Said’in iyi anlaşılmasını istiyorum. Eski Said’in bütün ifadelerini bu kitapta topladım. Bu, çalışmamın birinci cildidir. İnşallah yakında Yeni Said’in dilinden Bediüzzaman’ın Kürdistan hakkındaki bütün görüşlerini bir araya toplayacağım. Kimileri, özellikle batıdakiler, devamlı Eski Said ile Yeni Said’i birbiri ile karıştırmışlar. Eski Said’in Kürt bilinci olduğunu, Yeni Said’in ise Kürt bilincinin tamamen uzak olduğunu ifade ediyorlar. Ben de bunun böyle olmadığını ifade ediyorum. Eski Said ve Yeni Said’in bir ümmet amacı içinde, Kürdistan’ın da bir gerçek olduğunu, hitabelerini ve görüşlerini, Kürdistan hakkındaki beyanlarını kitaplarımda göreceksiniz.

Belirttiğim gibi Üstad’ın analizlerinde üç türlü milliyet vardır. Bir, menfi milliyet, iki müspet milliyet, üç mukaddes İslam milliyeti… Menfi milliyet, ırkçılık demektir ki Üstad’ın ifade ettiği ırkçılık ise bir milletin başka bir milleti içinde eritmesi, onu yutması, diğer milletten beslenmesidir. Maalesef bugün Türkiye’deki bazı Nurcularda bile Üstad’ın tel’in ettiği bu ırkçılık etkileri vardır.

Üstad’ın tarif ettiği müspet milliyet ise herkes kendi milletinin muhabbetini ilan etmesi, başka milletleri ve haklarını inkâr etmemesi gerekir. Müspet milliyette tearüf, teavün, tehabbüb vardır. Ne anlama gelir? Teavün, yardımlaşma için, tehabbüb sevmek için, tearüf birbirlerini tanımak içindir. Bir askeriyedeki taburlar gibi her taburun ayrı olmasıdır.

Mizgîn: Bu eserinizde Said-i Kürdi tabirini kullandığınız dikkat çekmektedir. Neden Said-i Kurdi?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Şimdi bugün Üstad’ın 9 yaşında başladığı tahsil hayatı ve 87 yaşındaki vefatına kadar tüm anlarını, tüm zamanlarını Kuran’a adamış, Kuran’a hizmetkâr olmayı en büyük şeref olarak kabul etmiş, Kuran’a mensubiyeti dolayısı ile kaleme aldığı eserler 132 tanedir. 15 sene Eski Said dönemindeki eserleri ile beraber yani eski Said olarak ifade ettiği devrindeki Arapça olarak kaleme aldığı ve Kürtçe olarak ifade ettiği eseler var. İmzasını Said-i Kürdi olarak attığı dönemlerde Said-i Nursi demek kadar büyük bir ihanet yoktur. O Said-i Kurdi’dir. Yani bu annesinin-babasının kendisine taktığı isimdir. Ve bununla her zaman iftihar etmektedir. Hiçbir zaman bir sakınca görmemiştir. Ve bunda İslam inancı olan bir insanın sakınca görmesi kadar büyük bir abes yoktur. Ve bunu Said-i Kürdi olarak tabir etmek kadar da gerçekçilik yoktur. Ve bunu Bediüzzaman’ın bir zamana kadar Said-i Kürdi dışında bir tabir kullanmamıştır ve bunu görmekteyiz. Ta 1935 yılına kadar, buna dikkat ederiz.

Mizgîn: Eski Said ve Eski Said ne demektir? Kısaca tarif eder misiniz?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Ben Eski Said, Yeni Said ile ilgili kısaca olarak size şunu ifade edebilirim. Kendi tabiridir, kendi ifadesidir. Benim yorumum yok, sadece ve sadece ben makes(ayna) olmaktayım. Onun ifadesini size nakletmiş olayım. Bediüzzaman diyor ki “Yeni Said’in Kur’an eczanesinden aldığı ders, iman hakikatleridir.” Bu cümleyi tekrar edersek Yeni Said’in Kur’an eczanesinden aldığı ders iman hakikatleridir.
Bu kendi ifadesidir. Eski Said ise diyor; içtima-i hayattan aldığı dersler Hutbeyi-i Şamiyye ve Zille gibi eserler… “Ben hasta olduğum için onlar benim namıma sizinle konuşsunlar diye onları telkin ediyorum.” Bakın, iki Said’i de kendisi ifade etmiştir. İki Said’i de Külliyat-ı Nur’da, benim bastırdığım eserde, “Orta Şarktaki Milletlerin Yeniden Dirilişi” kitabımda bunları beyan etmişimdir. Eski Said, tamamen Osmanlı devrinde yapılan içtima-i –sosyal hayatta, adalet nizamı içerisinde, bir padişahla idarenin İslami olmadığını haykırmıştır. Fakat bugün bazı talebeler bunu anlamakta çok ta nakıstırlar(noksandırlar). Anlamakta zorlanıyorlarsa bu onların nakıslıklarındandır. Yoksa Bediüzzaman Hazretleri’nin hiçbir zaman için İslam’ın dışında bir fikri olmamıştır. Bütün zamanını, bütün anını, bütün düşüncesini sadece ve sadece Kur’an-ı Hâkim’in bu zamanda bir mucizesi olan Risale-i Nur gibi bir eserin, külliyatın meydana gelmesine vakfetmiştir. Ve ekseriyetle baktığımız zaman neşrettiğim 400 sayfalık kitapta göreceğiz ki, tamamen Bediüzzaman’a aittir. Benim 5–10 sayfa izahım olabilir, ama eserleri tamamen Bediüzzaman’ı konuşturarak ortaya dökmüşümdür. Ve gerçekten “mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil uzvun reçetesi İttiba-i Kuran’dır” ifadesi yer almaktadır.

Mizgîn: Bunu biraz bize açıklar mısınız? Buradaki bu mariz bir asır, hasta bir unsur, alil bir uzuv denilmekle ne kastedilmektedir?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Uzundur izahı. Yeni kitapta da okursanız bunu göreceksiniz. Ki mariz bir asır hasta bir asırdır ki 20. yüzyıl hasta bir asırdır. Mariz bir asrın, hasta bir unsurun (milletin), kim bu unsur, İslam içerisinde hasta bir unsur olan Kürt milletidir. Hasta bir asrın, alil bir uzvun bir unsurun reçetesi İttiba-i Kuran’dır.

Bugün Diyarbakır’da hadiselerin en kritiği oluyor. Oluyorsa bunun tek sebebi vardır. Başka sebepler aranmamalıdır. Tek mesele unsurların farklı olmasındandır. Ve bunlara -farklı milletlere- yapılan zulümler, galebelerdir. Bunlar ise fıtrata muhaliftir. Buna karşı bir tepki doğmaktadır. Bunun için gerçekten tam bir adaletli, tam bir uhuvvetin, tam bir ittihadın olması için unsurlar arasında tefrik yapılmaması lazım. Bir milletin inkâr edilmemesi lazım. Bir milletin tahkir edilmemesi lazım. Her millet; kendi kültürüyle, kendi tarihiyle eğitim yapmalıdır.

Mizgîn: Külliyatı nasıl ele almak gerekir? Külliyatı bazıları parçalıyorlar, on dört parça alıyor, bazıları 24, bazıları da 6 parça alıyor. Bunu nasıl görüyorsunuz?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Maalesef on dört cilt olarak basılmış en başta. O zaman ilk basıldığı zaman tarih 1956-1957’dir. O tarihlerde basılmış. Ki o zaman Tahsin Tola milletvekiliydi, onun riyaseti altında kitaplar basılıyor. Belli kısıtlamalar vardı, ama yine izin verdiler. Fakat belli bir çerçeve altındaydı. O zaman bazı tahrifatlar da oldu. Bu gerçek. Bediüzzaman’ın kendisi ifadesi diyor ki: “Ben Latinceden tek bir harf bile tanımıyorum.” Yani bunu iyi bilmemiz lazım. Yani “Bediüzzaman’ın kendisi tahsis(değiştirme) yapmıştır” diyenlerin kulakları çınlasın. Beni onların aleyhlerinde konuşturmaya zorlamayın. Ben gerçeği söylüyorum. Bediüzzaman’ın kendisi, “latinceden tek bir harf bilmiyorum” diyor. Hatta bir gün Allah kendisine rahmet eylesin Mustafa Acet abi diyor: “bir sandığın üzerine çıktım, duvara çivi çakıyordum.” Üstad kızdı bana: “hemen aşağı in” dedi. “O gazetelerin üstüne çıkma, sen görmüyor musun, onun üzerinde harfler var, kelimeler var, yazılar var. Onun üzerine nasıl çıkabiliyorsun?” Mustafa Acet abi aktarıyor: “Yazılar da Latinceydi. Bununla beraber Üstad’ın yazıya olan hürmetinden dolayı, dedi ki sen yazı olan bir tahtanın üzerine çıkmazsın” diyor. Bu kadar meseleye dikkate diyor.

Mizgîn: Bazıları külliyatları ele aldığı zaman Eski Said eserleri külliyatı dâhil değil. Ama Eski Said devrinden de bazı kitapları külliyatın içine almışlar, bazıları gene almamışlar. Bunu kısıtlamaların sebebi nedir?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Ben de eski şeyimde çok ifade ettim de. Mustafa Acet diye bir zat vardı. Ankara’da bulunuyordu. Bediüzzaman’ın yakın talebelerindendi. Emirdağlıydı. On seneden fazla Üstad’a bizatihi fiilen hizmet etmiş. Yemeklerini yapmış, çamaşırlarını yıkamış yani bütün hizmetlerinde bulunmuş bir zattı. Şu an Ankara’da Diyanet’te bulunuyor. Biz 1982 yılında Envar Neşriyatı satın aldık, Şer’an… Ama Şer’an satın aldığımız bir kitabı, depoları boşaltarak kaçırdılar; o ayrı bir olay. Ben de bunun üzerine Ankara’ya gittim. Ve durumu anlattım kendisine. O zaman dedi ki, bak dedi ben, bugüne kadar Risale-i Nur hizmetinde bulunuyorum. Ben Üstad’ı zamanın Mehdisi biliyorum. O bakımından ona tabi olmuşumdur. Ama senin anlattığın hadiseden dolayı bir Cewşen ve Tesbihat yazmışım dedi. Onu da ben sana hediye ediyorum. Sana veriyorum, onu bas dedi. İlk olarak sana teklif ediyorum. Ve dedi ki Üstad dün akşam benim rüyama geldi.

Üstad, 1960’da Urfa’ya giderken beni çağırdı. Kendisiyle görüştüm, dedi ki, Mustafa kardeş, ben bugün Urfa’ya gidiyorum. Urfa’ya giderken bir emanet var. O emaneti sana teslim etmek istiyorum. Ve seni seçtim, reyim senden yanadır. Ve bu emaneti sana veriyorum. Ona emanet ediyor ve ağzı kapalıydı, mühürlüydü. Üstad’ın kendi mührü vardı. Dedi bunu sakın açma. Yalnız günü ve zamanı gelecek, onun sahibi çıkacak, sen de o sahibine teslim edersin dedi. Yıl 1982. Yıl 1960, Mustafa Acet’e verilmiş. Mustafa Abi’ye Envar Neşriyat hakkında olan bitenleri anlatınca, bana dedi ki, dün akşam Üstad rüyama geldi. “Emaneti sahibine teslim et” deyince, sen de buraya gelince dedim ki, bu iş bitti. Bu işin sahibi geldi. Ve bana tuttu bütün külliyatı, ana eserleri verdi. Üstad’ın tahsis ettiği nüshaları, hepsi ama hepsi. Hatta Latince Üstad’ın zamanında, 1959’da basılan Münazarat bile vardı. Şimdi bende hepsi duruyor. Bütün külliyat bende duruyor. Eski Said dediğimiz, ne var orda, İşarat’ül İcaz ordaydı, bende var. Hem Osmanlıcası, hem Latincesi, Mesneviye Nuriye, Muhakemat da vardı. Bütün eserleri, külliyatı, o çuvalın içerisinde, mühürlüydü. Biz onları elhamdülillah açtık. Üstad’ın ne yazdığı bütün orada var, kendi tashih ettiği nüshaları orda ben gördüm ve gerçekten ben bunu çok iddia ediyorum. Çünkü başka bir ihtimal da yok, bende 4–5 tane nüsha var.

Mizgîn: Üstad’ın sözlerini çarpıtma olayı var. Mesela bazıları tarafından Üstad’ın: “25 milyon Türklerin namına bir Said değil, bin Said feda olsun.” dediği iddia ediliyor. Bu gerçek midir?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Bu sözü nerde söylemiş, kim söylemiş? Ben bunu araştırdım ve bunun dergisini buldum. 1952 yılında basılan Sebilür Reşat mecmuası. Orda diyor ki: “20 milyon Türklerin namına değil, yüzer milyon âlem-i İslam cemaati namına bir Said değil, bin Said feda olsun.” Maalesef, latince bastıkları ibarede 25 milyon diyorlar. Tabi bir nüfus artışı olmuş ya, 25 milyon demişler! 25 milyon Türk’ün namına! Neuzibillâh! Bir İslam âlimi, müceddi azam’a ırkçılık vazifesini koyuyorlar. “25 milyon Türkiye’nin namına bir Said değil, bin Said feda olsun” bırakmışlar Bu kadar tahrifat arşa yükseldi.

Benim yaptığım, bununla beraber Külliyat’ta, hatta bazı yerlerde, Üstad bu sisteme karşı en müteyakkız insan iken, maalesef yazmışlar “hükümetin şahsi vazifesine karşı” dedirtmişler. Bu kadar büyük bir cihet de var. Bunu artık saklayamazlar. Nereye kadar saklayacaklar? Hâlbuki Üstad böyle bir tabir kullanmamıştır. Kullansaydı böyle bir ibareyi, bu kadar ağır işkence ve sürgün hayatını yaşamazdı. Külliyatta bunu göstermişimdir, izah etmişimdir.

Mizgîn: Hocam, bu kitaba baktığımız zaman Eski Said’in tüm yazdıkları var mı?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Üstad’ın 1910’dan 1920’ye, 1922’ye kadar bütün yazdıkları var.

Mizgîn: Hocam, burada Münazarat sayfa 18’den iktibas ettiğiniz “Onun adına yürüttüğü davayı anlamak için muhterem hocamızın tabiriyle “Kürt cesedini bürümek ve vahşi libasını giymek lazımdır. Yoksa ne dinlemesi helal olur ne de okunması!” Bu cümlenin anlamını biraz bize açıklar mısınız?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Nur talebesinin anlaması için Münazarat’ın bu cümlesine dikkat etmesi lazım. Kürt libası-elbisesi giymezse, vahşi külahını başına geçirmezse ne okumak helal olur. Yani bunların Risale-i Nur’u dinlemeyi dahi helal etmeleri için bunu iyi anlamaları lazım.

Mizgîn: Yani burada Bediüzzaman diyor ki, beni anlamanız için, kendinizi Kürdün yerine bırakmanız mı lazım?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Onun halet-i ruhiyesi içinde, onun şartlarını iyi anlaman, iyi bilmen, Bediüzzaman’ın hayat tarzını iyi düşünmen ve o şartlar içerisinde mütalaa etmen gerekir ki anlayabilesin. Onun için gerçekten Risale-i Nur’u anlamakta zorlanıyorlar. Münazarat risalesi için Sait Özdemir’e dedim ki, ben Münazarat’ı basarken, aslını senden istedim, sen vermedin. Bende tashihli nüshası olduğu için ben de baktım, ama bakıyorum ki bugün 29 yerinde değişiklik yapılır. Münazarat’ın 29 yerinde değişiklik var. Ben yaptığım tahsislerden bunu neşrettim. Bir karşılaştıralım dedim. Kalktı getirdi. Allah şahittir, tam 29 yerinde yapılan tahribatları bizzat gördüm. Dedi ki: “Sıddık kardeş, çok dikkat etmek gerekir”. Ben de dedim ki; “Hayırlı sabahlar! Daha yeni mi dikkat edeceksin? 29 yerde tahribat var”.

Mizgîn: Sadece Münazarat’ta 29 tahrifat yapılmış. Diğerleri de cabası…

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Onun için benim sesim yetişse, bütün küre-i arza ilan ediyorum.
Almanya’da bir kadın grubu geldi. Dediler ki: “Biz diyorduk ki, nasıl ki Kur’an’ın hükmü bakidir, Risale-i Nur da Kur’an gibidir. Nasıl değişebilir?”

Dedim ki: “Bak bacım Kur’an hakkında bir ayet var. “Biz onu inzar ettik. Ancak onu biz muhafaza ederiz.” Bunu biliyor musun?” “Biliyorum” dedi. Ama hadis için böyle bir ayet var mı? Binlerce hadis uydurulmuş iken kimse bir kitap için böyle bir iddiada bulunamaz.

Mizgîn: Risale-i Nur’da yapılan tahrifatlar daha çok nerede yapılmıştır?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Allah ikidir diyemeyecekleri, herkesin bildiği şeyleri yapamayacakları dışında içtimai, sosyal ve ırki meselelerde tahrifatlar yapılmıştır.

Mizgîn: Özellikle Kürtler’e isabet etmiştir bu durum.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Maalesef kasıtlı olarak Kürtlerin, Kürtçenin, Kürdistan’ın, Kürt halkının, Kürt coğrafyasının bulunduğu yerler tahrif edilmiştir.

Ben Allah-u Azim’i şahit tutuyorum. Bediüzzaman hazretleri yazmışsa, ben aynısını tashihli nüshasından yazmışımdır. Başka kem küm edip, Üstad değiştirme yapmış, biz de yapmışız diyenler yalan konuşuyorlar. Çok açık söylüyorum. Benim yaptığım yüzde yüz Risale-i Nur’un aynısıdır ve tahsisli nüshalarıdır ve tahrif edilmemiş nüshalardır. Üstad diyor ki; unsuriyet, ırkçılık, riya, zahmet ve gafletten mürekkep bir macundur. Onun için milliyetçiler “milliyeti” mabut ediyorlar. Bunu ben Türk için demiyorum. Bediüzzaman söylemiştir, ırkçılık için demiştir.

Irkçılık, Müslümanlar için en büyük tehlikedir. Müslümanın bunu kullanması kadar büyük bir abes yoktur. Bunu çok açıktan söylüyorum. Onun için bu içtimai, sosyal meselelerde, ekonomik, ırki meselelerde yapılan tahrifatların haddi hesabı yoktur. 500 tane ben gösterdim. Gıybetini yapmıyorum, dedikodusunu etmiyorum, iftira etmiyorum. Allah iftira edenleri kahretsin. Allah indinde, mahşerde mahçup olmamak için Üstad’a yapılan bu ihanetin ödenmesini istiyorum.

Mizgîn: Allah, çalışmalarınız için sizden razı olsun. Eğer bugün bir kişi, tahrif edilmemiş Risale-i Nur’a bakmazsa, tahrif edilmiş Risale-i Nur’a bakarsa Üstad’ı devletçi görecektir, sisteme entegre olmuş görecektir.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Biz Nur talebeleri; Kuran’a tabiyiz, bize yalan yakışmaz. Onun için ben, Said-i Kürdi’ye Said-i Nursi demem. Onun devrindeki kendi tabiri budur. Devamlı kendi imzasını atmıştır, kendi ifadesi ile kendisine Said-i Kürdi demiştir. Bende eserleri vardır. Yeni Said devrinde dahi, Said-i Kürdi imzasını kullanmıştır.

Mizgîn: Bediüzzaman, Nursi ismini niçin ve ne zaman kullanmaya başlamıştır?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: 1935 yılında soyadı kanunu çıkınca, kanunlar diyor ki, bir insan Said-i Kürdi, Kürdizade Bey tabirlerini kullanamaz. O kanundan sonra Üstad’a demişler ki sen soyadını değiştir. Onlar demiştir ki; “Okur” soy ismini koyalım. Üstad demiştir, bu ne anlamdır? Okur demektir, yani okumak anlamındadır. Üstad demiştir, ya ben Nursluyum, Kürdistanlıyım. Onlar demiş ki Kürdistan tabiri yasaklanmıştır. Onun için 1935’ten sonra imzaları Said-i Nursi’dir. Ben bunu iddia ediyorum, ben iftira etmiyorum. Gerçeği söylüyorum ve gerçeği yazıyorum.

Mizgîn: Bediüzzaman’ın soyadı kanunundan önce de bazen Said-i Nursi ismini kullandığı söylenmektedir.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Hayır, hayır kullanmamıştır. Benim dediğim tarihe 1935’e kadar kendisi bizzat Said-i Kürdi demiştir. Meseleyi iyi bilmemiz lazım. Araştırma yapmak lazım. Bediüzzaman hazretleri Sözler’e 1926 yılında başlamıştır, o zaman yazmıştır. Ve ben kendim bizatihi gördüm. Said-i Kürdi tabirleri var. Fakat sonra yazılar kitaba dökülünce 1946–1947’de kitapları basılınca; Sözler’de, Lemalar’da, Said-i Nursi tabirini kendisi kullanmıştır. O zaman Nursi tabirini tercih etmiştir. Bunda da bir şey yoktur.

Mizgîn: Birçok soru var kamuoyunda… Soruların muhatabı olarak Risale-i Nur varsa bile Risale-i Nur’un tam olarak bugünkü lisanda anlaşılamadığı, bazıları tarafından doğru basılmadığını görünce, toplumda bir kargaşa oluşmuştur Üstad hakkında. Örneğin Bediüzzaman’ın yurtseverlik ve ırkçılık arasında, o zamanki anlamıyla menfi milliyetçilik, müspet milliyetçilik arasında bir ayrım belirtiyor. Burada fark nedir, Bediüzzaman nasıl bir fark bırakmıştır?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Bediüzzaman ırkçılık hakkında çok görüşleri vardır veya açıklamaları vardır. Şimdi Üstad, bütün külliyatlar incelendiği zaman milliyeti üçe ayırmaktadır. Diyor ki bir menfi milliyet var, bir müspet milliyeti var birde mukaddes İslam milliyeti var. Bediüzzaman’ın hayatına bakıyoruz hiçbir devresinde –yani bir insan hem İslam âlimi olsun hem de içkici olsun. Böyle bir şey düşünülebilir mi?- aynen onun gibidir. Bediüzzaman hiçbir zaman için o çizdiği çizgiler çiğnememiştir ve devamlı olarak müspet milliyetçilik etmiştir.

Mizgîn: Nedir bu müspet milliyetçilik?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Müspet milliyetçilik, “Wece'elnakum şuûben we qebaîlen litearefû. İnne ekremekum indellahi heqqum.”(Hucurat, 13) Ben sizi millet millet, kabile kabile, şube şube yarattım. Ta ki birbirinizi tanıyasınız, sevesiniz diye yarattım. Yani milliyetin yaratılması da çok hikmetleri vardır. Abes bir şey değildir. Bugün dünyada yüzlerce millet vardır. Her milletin kendine göre özelliği vardır. Bediüzzaman da diyor: “Ben Kürdistan’da doğdum” ve kendisine “ben Kürdüm” diyor. Hatta Divan-ı Harp’te der ki: “Fahr(övünmek) olmasın, biz ki Kürdüz, aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. İnne wel hiletu fiterki hiyel.(En iyi hile, hileyi terk etmektir)” Bu kadar sahih beyanları var. Devamlı olarak bu çizgide, Eski Said devresinde dahi, müspet milleti kullanmıştır. Kendi milletini sevmiştir. Çünkü o millet, “ey meşaix we rüsea olan millet-i Ekrad” diyor. Yani: “Ey ulemaların ve şeyhlerin kaynağı olan Kürt milleti” diyor. Bütün bu kadar sahih ifadeler varken, hala bazılarının bunun Kürtlüğünü saklayanlar, inkâr edenler, kendisini Türk yapıp, seyit yapıp, değişik isimler takanlar var. Üstad diyor ki: “seyit olanın seyit değilim dese, seyit olmayanın da seyidim dese ikisi de haramdır.” Bu kadar açık bir meseleyi Nur talebesi ismini taşıyanlar işliyorlarsa bizim onlara bir sözümüz yok.

Mizgîn: Görüyoruz ki Üstad’ın görüşlerinde, ırkçılık ile yurtseverlik arasında büyük bir fark var. Said-i Kürdi menfi milliyeti anlatırken bunun haram olduğunu anlatır. Der ki bunda bir unsurun-yani milliyetin – başka bir unsuru yani başka bir milliyeti kendi içinde eritmesi, asimile etmesi, yani köklerinden uzaklaştırmasını ırkçılık olarak tanımlıyor. Ki Üstad dahi, bunu Kur’an naslarıyla, ayetleriyle karşı çıkmış, men etmiştir.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: En büyük tavır koymuştur. Bütün ifadeleri, bütün külliyatı buna karşıdır. Yani bugün Bediüzzaman’ın çizdiği çizgi Kur’an-i caddeyi Kübra Kuraniyedir. Ne kadar beşeri anlayışlar varsa, ne kadar ırkçı anlayışlar varsa hepsi Bediüzzaman’ın menfurudur(nefret etmiştir), hiçbir zaman bunları tasvip etmemiştir. Bütün ifadeleri aynıdır.

Mizgîn: Hocam, “Said-i Kürdi’nin Diliyle Orta Şarktaki Milletlerin Yeniden Dirilişi” kitabına baktığımız zaman Üstad Kürtler için şöyle bir emir veriyor. “Kendinize ayrı bir pınar yapınız, ey Kürtler görüyorum ki bizde pınar yoktur” şeklinde başlayan bir paragrafı var. Ve devam ediyor. “Biz uzaktan gelen kokuşmuş pis suları içiyoruz. Onun için ey Kürtler “kendinize” pınar yapınız.“ Şimdi hocam, Said-i Kürdi’nin bu analizini ve arzusunu nasıl anlamak lazım? Bediüzzaman bununla, Müslüman Kürt halkını kendi yönetiminde, kendi bayrağıyla yaşaması hakkıdır, anlamına gelebilir mi?

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Bunu bilmek fazilet değildir. Herkes bunu bilmelidir ki Bediüzzaman’ın istediği çığır, hakların verilmesidir; meşrutiyeti de onun için savunuyor. Diyor ki: “Meşrutiyet-i meşrai dört mezhebin de istediğini ben ispat ettim.” Onun için bak bunu niye istemiştir. Bütün meseleler içerisinde Kürtlerin de müstakil-ayrı bir millet olduklarını söylüyor. Güneş sistemi gibi bir mizan kurunuz diyor. Yani herkes kendi yörüngesinde hareket etsin diyor. Kendisi müstakil olsun, ayrı sistemi olsun, hiç kimse hiç kimseye tahakküm etmesin. Bediüzzaman’ın istediği, arzu ettiği sistem budur. Zaten bugün Cemal Kutay’ın bir şeyi var.

Diyor ki: Bediüzzaman Almanya’da iken kendisine havlu getirirler. Havluyu getirene dedi ki, şu havluyu git ütüle bana getir. Ona mikrop bulaşmamasını arzu ediyordu. Bundan sonra İsviçre’ye gitti. O gün İsviçre’de dört ayrı unsur-millet vardı. Yani Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar hepsi orada bina etmişlerdi, yani bir aradaydılar. Ama dört tane ayrı lisanlarının yazışmalarının yapıldığını o eyalet sistemini görmek istiyordu. Ve onu arzu ediyordu, gitti, gördü ve geldi. Bizatihi tatbikatını yapsın, gelsin kendi memleketinde bunu kursun. İşte bugün Türkiye’nin sancısı budur. Türkiye milletler, birlik-üniter yönetimi adı altında birbirine düşen düşmanlar haline getirildi. Bu büyük bir cinayettir. Ne oluyor, Kürdüyle Türkü aynı dine mensup oldukları halde birbirine düşman oluyorsa, bu İslam’a yapılan en büyük ihanettir. Bunun için bunları “bütünleştirmek ve ayrıştırmak” gerekir ki gerçek bütünlük meydana gelsin. Gerçekten bugünkü kavga ve sancıların ana sebebi, bu milletlerin birbirlerini tahkir görmeleri-aşağılamaları-, hakir görmeleri sonucu bir kavga içerisindedir. Onun için yalnız ne yapmak lazım. Gerçekten İslami bir potansiyel içerisinde Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla, Çerkeziyle, Üstad’ın deyişiyle “Cemahiri Mütefekiya İslamiye –İslami Birleşik Devletleri” vücuda gelmesi için bir düzenlemenin olması gerekir ki gerçek müttehit, ittihat etmiş unsurlar dövüşü-kavgayı sona erdirmiş olabilsinler. Tek çare budur.

Mizgîn: Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Bundan sonraki çalışmalarınızda size başarılar diliyoruz.

M. Sıddık ŞEYHANZADE: Ben de sizlere teşekkür ediyorum ve yayın hayatınızda başarılar diliyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder