Kûy a Spî

31 Mart 2013

 

 

 

KÜRD DİRENİŞÇİSİ ZAZA HÜSO ?




"Çölyekli Hüs Wasmunu"


Şeyh Said hareketinin debdebeli direnişçisiydi,Hüs Wasmunu.

* Türk askerleri ve Kürd çeteleri "milis huqumat" üzerinde hayret uyandıran bir
inancın sahibi ve efsaneydi, Hüs Wasmunu ?
* Şeyh Said hareketinden yıllar sonraydı.
*1930'lu yılların başlarıydı.
* Çolig coğrafyası Guewdere mıntıkası'nın Kıran köyünde kurulan pusuda şehadete
   ulaşmıştı.
- Cesedi Kürd halkına ibreti alem olsun diye o günkü Çebaxcur şehir merkezine götürülüp, bir akasya ağacına asılarak teşir edilmişti.
* Efsane Kürd direniscilerinin kaderidir, sehid edildikleri zaman ya kelleleri sadist ve vampir türk subaylari tarafından ya koparılır,yada cesedleri kalabalık halk kitlelerine teşir edilir.
* Yado,Ali Şer aynı akibete uğramadılarmı ? Şeyh Said efendi ve 47 arkadaşı kitlelere idamları teşir edilmedimi ?
* Hafızam beni yanıltmıyorsa anlatılanlar dönemin Haziran ayının sıcağına delalaet
  ediyordu.
  *Çolig ve çevresi adetta yas ilan etmiş, bir sessizlik ve tevekkül içinde herkes
  Hüs Wasmunu'nu konuşuyor.
* Halk bir şüphe, kuşkuyla şehir merkezinde asılı bulunan Zaza Hüso'nun naaşını
görmeye gidiyorlar.
* Çünkü inanmak istemiyorlar, kabulenmiyorlar Hüso'nun şehadetine ama maalesef
   oydu !
* Cesed yaklaşık iki hafta yazın sıcağına terk ediliyor.
* Ama, Hüs Wasmunu inadına cesediyle de o gülümsemesi,yazın o hafif rüzgar
  esintisinden saçlarının salanması hala konuşulur,Çolig'de?
* Tılsımı bilinmez, ama Hüs Wasmunun inadına gülümsemesi ve o asil duruşunun
  sırrı ? rivayet odur ki tıbbi "bilimsel izahı" şöyle yorumlanabilinir.

* Kendi inandığı haklı davası uğruna şehadete ulaşanlar , ölürken de

  gülerlermiş. 


Psikologlar bu duruşun sırını en iyi bilenlerdir.
* Sorun Kürd tarihinde bunun örnekleri vardır.

* Şeyh Said hareketinin efsanevi direnişçisidir Hüs Wasmunu,Zaza Hüso olarak bilinir memleketimde.
Kurdistan dağlarında onun görkemli direnişi, cesareti, davaya olan inancı Çolig'de hala anlatılır,durulur.
* Çoligin coğrafyasında başta Yado Çesmesi, Hesar ormanları, Mendo Boğazı ve Ko Spi'nin dili olsaydı'da Zaza Hüso'nun kahramanlığını ve direnişini anlatsaydı.
* Zaza Hüso'nun direniş efsanesi Çolig'in o uzun kış geceleri,yaz akşamlarında
detaylarıyla analatılanlara tanığım.
* Zaza Hüso efsanesi çete ve askerlerle çatışmaya girdiği alanlar anlatıldığında, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden beni tarihin derinliklerine götürüyor.
* Zaza Hüso'nun şehadetide tam bir trajedi tıpkı Yado, Qas Kuesi, Yıb Mehun , Hacı Kolos ve Ömere Faro diğer Kürd kahramanları gibi,
* Ihanet ve işbirlikçi çetelerin kol gezdiği bir ortamdı. Çolig'de milis huqumat veya
çete diye tanımlanan bu kirli ve lanetli güruh tıpkı bugün olduğu gibi yine
sahnedeydi.
* Şeyh Said hareketi'nin önder kadroları idam edilmiş, bazı önder ve aydın kadroları cezaevi, sürgün ve tehcir edilirken Çolig, Şerafeddin, Ko Spi, Çawreşlerin "Ser Qılun" doruklarında Kürd direnişçileri yıllarca direniş sergiliyorlardı.
* Çok acıdır değilmi ? kendi topraklarında Türk askerleri Zaza Hüso'ya diyiyor gel teslim ol ! Buda yetmiyor çevredeki milis huqumat ve çeteler modern ismiyle korucların destek ve yardımıyla. 
* Bu çetelerin korkulu rüyasıydı Hüs Wasmunu ?

*Bu azgin çetelerin başında da Hüs Wasmunu'nun köylüsü olan kendisini beş paraya satan Mus Recep kendi elleriyle cezalandırır.

Zaza'ca Vate verinun/ "Atasözü" bir söz varya günlük yaşamda herzaman bize hatırlatılıyor.

"Karm dar zerrey dar ra çineb, dar zua nibena" 

" Türkcesi, ağacın kurdu ağacın içinde olmazsa, ağaç kurumaz."

Işte biz Kürdlerin kaderide bu olsa gerek.Hüs Wasmunuda tıpkı Yado, Yıb Mehun, Ömere Faro, Qas Kuesi, Hacı Kolos ve Şeyh Şerif gibi Kürd değerleri, işbirlikçi Kürd çeteleri'nin destek ve yardımlarıyla şehadete ulaşmışlardır.


HÜS WASMUNUN YAŞAM ÖYKÜSÜ VE BİR ANEKDOT ?

* Şeyh Said hareketi bastırıldıktan sonra Çolig,Daraheni,Lice,Piran ve Palu çevresi başta olmak üzere küçük guruplar halinde direniş gösteren Kürd savaşçıları vardı.
* Bu savaşçılardan tıpkı Yado, Yıb Mehun gibi ismi ençok anılanların başında Vararad/Çöylek köyünden nam-ı değer Zaza Hüso, halk arasında Hüs Wasmunu ilk akla gelenlerin başında geliyordu.
* Türk subayı yüzbaşı Alihaydar ve Sadık gibi barbarlar Hüso'nun kellesine ödüller koymuştu.
* Alihaydar ülkemde yaptığı zulümlerle hala ençok anılanıdır.
* 1930'lu yilların başlarında Hüs Wasmunu Kıran köyünde pusuya düşürülerek üç gün,üç gece çıkan çatışmada onlarca ev yakılarak kahramanca direnerek şehadete ulaşır.
* Rivayet odur-ki Kıran köyünde kuşatılan Hüs Wasmunu bitişik olan onlarca evi delip, adetta tünel açarak kurtulmaya çalışır.Ama en son evden kurtulmaya çalışırken üçüncü gün şehaddete ulaşır.
* Hüs Wasmunu'nun cesedi Çebaxcur merkezi bugünkü "aşağı çarşı" merkezine yazın sıcağında getirilir.
* Tahminen iki hafta cesed teşir edilerek, Çolig halkı nezdinde Kürd halkına gözdağı verilir.
* Ama Hüs Wasmunu'nun cesedi iki haftalık yazın o sıcağında hiç bozulmaz, koku düşmez, sanki Hüs Wasmunu uykuda, inadına gülümsüyordu.
*Tıpkı Hüs Wasmunun dirisi gibi ölüsü "cesedi'de" direniyordu.
*Tabi cesedin bu görüntüsü Çolig halkı arasında dilden dile yayılarak anlatılır,durulurdu.
* Çolig ve çevresi bir sesizlige gömülür.
* Zülümkar, barbar ve sadist yüzbasi Saddık'ın bu gözdağı beş para etmez.
* Çolig halkı Hüso'nun cesedinin o görüntüsünden cesaret, güç ve davasına olan bağlılıgın heycanını yaşar.
* Ondan dolayıdırki bugün Zaza Hüso efsanesini yazıyorum.
*Türk devleti ve aydınları'da Hüso'nun bu cesareti,direnişi ve cesedinin asil duruşunu saklamaz yazıp
   hayretle anlatırlar.

* Çolig'in yerli ailesinden Fetah Bayram nam-ı değer " Nehman " ailesinden Fettah Çavuş dayanmaz yüzbaşının yanına gider.
* Hüs Wasmunu'nun cesedinin kokmadığı, halk arasında şehadete ulaştığı, bir efsane olarak kabul gördüğünü dilden dile dolaştığını barbar subaya anlatir.
* Ondan dolayı cesedin kaldırılıp,defin edilmesini ister.
* Yüzbaşı Saddık zulüm ve barbarlığını hem konuşşturur, hem uygular. Kürd efsanesi Hüso'nun cesedi kokmayınca ? budefa cesedi bilinmiyen bir yere gömülür. Rivayetlere göre cesed eski Çebaxcur denilen aşağı çarş'nın 'Gohare Xoşin' mevkinde gömülü olduğu söylenir.
Hüso'nun cesedide tıpkı Yado, Şeyh Said ve arkadaşları, Seyit Rıza, Said-i Kurdi gibi bilinmezler arasında yerini alır.


DİRENİŞÇİ HÜS WASMUNU HAKKINDA BİR ANEKDOT ?

* Şeyh Said hareketinin Xarpet Cephe komutanı Şeyh Şerif Kelaxsi'nin kardeşi Şeyh Hüseyin hareket bastırıldıktan sonra kısa bir süre Suriye Kurdistanı "Bin xet" macerası başlar.
*Şeyh Hüsen tekrar ülkeye dönüş yaparak gerilla gurubu oluşturarak direniş gösterir.
* Kelaxsi köyünde çıkan çatışmada yaralı olarak ele geçirilerek Elazığ cezaevine konulur.
*Şeyh Hüseyin'in enbüyük oğlu 94 yaşında halen hayata olan Şeyh Burhaneddin Bilgine atfen bu bilgileri aktarıyorum.
*Bu bilgileri yıllar önce bir sohbet esnasında hafızam kalan bilgilerdir.
* Şeyh Burhaneddin babası Xarpet "Elazığ" cezaevindeyken 1930'lu yılların başında ziyaretine gittiğinde yaşadığı anekdotu aktarıyorum.

* Daha genç bir delikanlıyken babamı Xarpet cezaevinde ziyaret gittiğimde ? babamla aynı koğuşta Türkiye Sosyalist hareketi'nin önde gelen siyasetçisi, ideologu Dr.Hikmet Kıvılcımlı ile beraber kalıyorlardı.
*Görüş odasına gitiğimde Dr Hikmet Kıvılcımlı'yı şahsen gördüm. Babamın çatışmada kalan yaralarını Dr Hikmet cezaevinde tedavi ediyordu. Tesaddüf cezaevindeyken o gün Dr Hikmet Kıvılcımlı'ya bir gazete gelmişti.
*Hatırlamıyorum gazetenin ismini ama o dönemde çıkan devlet yanlısı gazetelerin başında Cumhuriyet, Tanin, Hakimiyet-i Milliye gazetelerinden biriydi.
*Gazetenin ilk sayfasında manşet atılmış, büyük boy akasya ağacında asılı bir Kürd direnişçisi Zaza Hüso "Hüs Wasmunu" fotoğrafı vardı. Dr Hikmet dikkatli okuduktan sonra demek ki çok etkilenmiş.
*Babama hitaben Hüseyin Bey, Hüseyin bey... gel gazetede asılı bulunan bu Kürd direnişçisini tanıyormusun?dedi.
* Babam fotoğrafı gördüğü gibi Hüs Wasmununu tanıdı. Fotoğraf şehirde "aşağı çarşıda" ağacta asılı olandı. Ve dediki ! Dr Hikmet bey bu Kürd direnişcisi benimle beraber partizan  savaşi veren en yakın arkadaşlarımdan biridir.
* Gazete'de Hüs Wasmunun direnişini, kaç defa pusudan kurtulduğu,işbirlikçi çetelerin cezalandırılmasından tutun tüm eylemlerini  tek tek yazmıştır.
*Türk ordusu bu Kürd direnişçisinin şehadetini zafer sarhoşluğunu yaşıyordu.
* Hüs Wasmununu okuyan Dr Hikmet duraksadı ve babama söylediği bir söz hala hafızamdadır.
* Hüseyin Bey dedi ! Kürd ´gerillasının kahramanlığı, cesareti ve direnişlerinde bir
  kuşkum yoktur.
* Yanlız bu insanların biliyorsun neyi eksik?
- Babam dedik-ki neyi eksik Dr Hikmet Bey ?
- Aldığı cevap oldukca ilginç,

  " Bu insanların kalemi yok, kalemi yok,dedi. "

- Yani anlaşılan Kürdler örgütsüz, partisiz,diplomasi kurumlarını oluşturmadıklarına vurgu yapıyordu.
- Kürdlerin bir hedefi,stratejisi,diplomasi ve ideolojik-politik öngörülerinin
eksikliğinden bahs ediyordu.
- Doğrudur, Kürdlere yardım eden bir dost devlet veya halk yokttu. Kürd
işbirlikçileride Mustafa Kemal ve Îsmet Paşa'nın alavare, dalavareleriyle Lozan'a
telgraf çekmedilerimi ?
- Kürd coğrafyası masa başında temsilcisiz, örgütsüz kısaca kimsesiz cetvele
parselenmedimi ?
- Dr Hikmet Kıvılcımlı Elazığ cezaevine 1929-1933 yılları arasında yaklaşık 4,5 yıl
kalmıştır. Elazığ cezaevi onun için bir üniversite olduğunu söyler.
- Kürdleri ilkdefa burada tanımakla beraber Kürd kiyafetleriyle çekilen fotoğraflarıda
vardır.

Sonuç olarak,

* Hüs Wasmunu ve yeğeni Zılf Wasmunu Şeyh Said hareketindeki direnişlerinden dolayı efsaneleştiler.
*  Zılf Wasmunu'nun Miyalan köyündeki şehadetide ayrı bir öyküdür.
* Tıpkı oda amcası gibi pusuya düşürülerek köy içinde şehadete ulaşmıştır.
* Hemde kendisiyle beraber birkaç işbirlikçi çeteyide öldürerek,
* Ruhları şad olsun,Çoligin efsanevi direnişçileri, sizleri eksikte olsa, biraz kurgulu da olsa anlatabilmek
   beni mutlu ediyor.

   Selam ve saygılarımla,


Kürd direnişçisi Hüs Wasmunu'nun anısına ?

Qale cumiyerdun waxtıg Çolig'ıd vaciyena ?

Hüs Wasmunu quen mı vir'i.

Qale gunger teres û bebextun waxtıg bena ?

Ters Hüs Wasmunu yın seri vaciyena.

Waxtıg, Qale lületıfıng û Êgite ser Qıl'un vaciyena ?

Hüs Wasmun û Yad Beg'un nome yın viyerena.

Qale Hüs Wasmunu bena?

Ard û ezmun piyor zımen û zımeno.

 

 

 

25 Mart 2013

FEDAKAR KÜRD KADINI DERDE MÎRUN'LA ÎLGÎLÎ EK BÎLGILER ?





              DERDE MÎRUN'LA ÎLGÎLÎ ANEKDOTLARI OĞLUNA AKTARAN KÜRD

               ANNESÎ EMÎNE AYÇÎÇEK AT'LA SULTAN KIBESÎ YOLUNDA

                              (   NOSTALJÎK BIR FOTOĞRAF )





DERDE MÎRUN'LA ÎLGÎLÎ EK BÎLGILER ?



* 1925 Kurdistan direnişinde fedakar iki Kürd kadını üzerine araştırma ve inceleme yazımı yayınladıktan sonra bana bazı ek bilgiler daha geldi.

* Bu ek bilgileri çok degerli ve tarihi olduğu için kaleme almak istedim.

* Bu bilgileri bana hemşerim Mahmut Arif Ayçiçek kısa notlar şeklinde yolladı.

*Notlardaki bilgiler'in tümü Çolig'li Derde Mirun üzerinedir.

* Bu notlarda , Derde Mirun olayına başka bir yorum kattığı gibi, yine Derde Mirun'a atfen söylediği orjinal kırdki (zazaki) o tarihi sözleri sizinle paylaşacağım.

* Ayrıca, değerli hemşerim yakın dönemde çıkardığı  kırdki dili üzerine " HA VAJ HA VAJ" adli şiir kitabında da  Derde Mirun'un anısına  bir şiiri'de kaleme almıştır.

* Bu şiir'de anlatılanlar, Derde Mirun ve ailesinin trajik yaşamını çok net ortaya koyuyor. Bu şiiri'de yazımın sonuna aktaracağım.



**************


Derde Mirun , üç çocuğu'nun şehadetiyle ilgili olayı , yıllar önce Mahmut Arif Ayçicek'in annesine anlatmıştır. Mahmut Ayçiçek'in kaleminden yaşanan bu anekdotu aktarıyorum.



    Bu tarihi anektoda bende bir katkı sunmak istiyorum.

    Rahmetli annem ölmeden önce bu konuyu bana herzaman anlatırdı. Ve kendisi DERDÊ MİRUN la bizzat bu konuyu konuşmuştu bana dedigi şuydu.

    "Birgün Derde bize gelip, misafir oldu. Birçok konu üzerine konuştuk. Ben cocuklarının idam meselesini kendisine sordum.Kendiside bana dediki.! mahkemeye gittik ,oğullarımı ve kocamın yeğenininide tutuklamışlardı. Hakim idam kararı verdi ve sonra bana dönüp dediki..

    *Derdiye hanım ,bizim kanunlarımıza göre bir aileden hepisini asmayız. Birini sana verecegiz ve senin birini seçmen lazım,dedi. Bende o anda oğullarımın ve yegenimin gözlerinin içine baktım. Hepiside genç delikanlı idiler. Karekterlerini göz önüne aldım fakat seçme işini yapmadım. Hakime dedimki ! ben oğullarımı seçmiyecegim ve seçersem günah işlerim. Bu günah sizin olsun dedim. Hakim beni dışarı çıkardı ve sonra hepisini astılar. Suçlu bir vicdan la yaşamıyorum bu onların adaleti olsun benim degil, dedim.

    Sonra Derde MIRUN kahramanı oğullarını alıp, köyüne getirir. Ve mezarlar kazılır defin sırasında toplanan insanlara esaslı bir fırça atar. Hakaret eder ve acısını bu yigit oğullarının defininden sonra pek kimseyle paylaşmaz.

    Ben HAVAJ HAVAJ şiir kitabımda bu kahraman annemize bir şiirde yazdım.

***************


*Ve yıllar geçtikten sonra Derde Mirun'un Îstiklal mahkemesinde  bir çocuğunun kurtulması için niye karar vermediğini şu tarihi sözlerle açıklar.

* Bu sözlerini kirdki (zazaki) ifade eder,


- "Ez unyena hulqun bacé duna dılqun...."



Bu sözlerin türkçe anlamı,


"Yapılarına bakarım fikrimi kararımı görüşümü ona göre söylerim"


* Derde Mirun bu sözlerle istiklal mahkemesinin niyetini ne olduğunu çok iyi gördüğü gibi,önüne koydukları tercihinde aldatmaya yönelik olduğunu
yıllar sonra da olsa dile getiriyor.



**********************

* Derde Mirun'un üç çocuğunun idamlarıyla ilgili yazılı bir kaynağıda aşağıya aktarıyorum


11 Mart 1926 tarihine kadar, Çapakçur’lu Şükrü Efendi "Faik Ertuğrul'un babası", (Ali oğlu Said, Ali oğlu Faik, Ali oğlu Ibrahim, Derde Mirun'un çocukları) Mehmet oğlu Selim, Ömer oğlu Ahmed, Safa oğlu Osman, Mehmed oğlu Abdülkerim, Ibrahim oğlu Ali, Molla Hacı Yusuf, Cündioğlu Feyzullah, Hasan oğlu Osman, Halil oğlu Mustafa, Silo Ahmed, Yaşar oğlu Ömer, Davud Efendi, Veysel ve ayrıca Tiran aşiretinden 10 kişi daha idam edildiler.[11]

 [11] Hakimiyet-i Milliye, 11 Mart 1926.


************

 Mahmud Arif Ayçicek'in kırdki şiirini aşağıya aktarıyorum.


DERDÊ MİRUN

derdé mirun derdé mîrun     ( Mirlerin Derdisi, Mirlerin derdisi)

cînî nîya zé cumyerdun        (Kadın değil sanki erkek gibi)

hîrî hew tırm eşt pé paştun  (üç cesedı aldı sırtına)

qehraman ma derdé mîrun   (Bizim kahramanımızdır Derde Miran)


derdé mîrun şı mehkema      (Derde Miran gitti mahkemeye)

hîrî laj'ıb o bîn deza             (üç oğluydu,biri amcazadeleriydi)

hîrî tenîr bırya ceza              ( Üç oğluna çıktı ceza "idam ")

va hîrî tay yoz est xalza        (Söylediler üç tane az ,birde dayıoğlu)


dalıqnayiş fermun yın'ıb      (Idam fermanlarıydı)

va dı hew mar o bin tür'ib    (Mahkeme dediki iki oğlun bize ,biri sana)

derd pay vındert va şımar'ib (Derde Mirun kalktı,dediki hepsi sizin olsun)

bıdén tırm mı ez ben çolig    (Verin cesedlerimi götüreyim Çolig'e (Bingöl)


va ez xuertun nı vicnen'a   (Ben gençlerin arasından tercih yapmam)

zerré xud kerrun besten'a   (içime taş bağlarım)

ni qirrena niz bermen'a      (Ne bağırırım, ne ağlarım)

heyun qıyum dehwedar'a   (Kiyamete kadar sizden davacıyım)


derdé mirun laj xu guret    (Derde Miran çocuklarını aldı)

berd dewé xu nıda mınnet  (Kendi köyüne götürdü,kimseye minet etmedi)

va ın ferman bé edelet        ( Mahkemenin bize fermanı adaletsizdi)

zulumkari şımar namzet     (Zulme siz adaysınız)

            Nuştox/ Mahmut Ayçiçek

 

Son söz olarak ,

Atatürkün kurmuş oldugu çete gurubunu  (Istiklal mahkemeleri) lanetliyor. Kürd şehidlerini anarken, böyle dirayetli annelerin merdane tavırlarını yazarakta feyiz alıyoruz.

                      Selam ve saygılarımla


                                                                                 Orhan Zuexpayıc

23 Mart 2013

1925 KÜRDİSTAN DİRENİŞİNDE FEDAKAR İKİ KÜRT KADINI


(ARAŞTIRMA VE İNCELEME)       

* Savaşın yükünü ençok anneler çeker.
* Kürd annelerinın yürek burkan acılı hikayelerinin tarihimizde örnekleri çoktur.
* Rahmetli anne annem Şeyh Said hareketinde iki kardeşini ve oğlunu'da (dayım) yakın dönemdeki kirli savaşta şehid verir. Bazen uzun kış gecelerinde bize yaşanan bu öykülerle adeta tarih dersi verirdi. Bu öykülerdeki yaşanan olaylarda  ihanetle,direniş iç içe geçerdi.

* Bazen biz o çocuk dünyamızla bu olayları tekrar da olsa tarihe olan ilgimizden dolayı defalarca bıkmadan usanmadan dinlerdik.
* Nenem bazen bu olayları anlatırken aklımızın alamadığı konularda sorularımız olurdu.
* Biz çocuklara şu sözü hala hafızamdadır "Tutem tı çı pers keni, eyag ma diya çew nêdiya." (türkçesi; oğlum sen niye soruyorsun, bizim yaşadıklarımızı kimse yaşamadı)

* Kırdki deyirlerimizdeki o sözler "Dayê qesey bıke, tı çı diya çi nêdiya" (türkçesi; anne konuş, sen ne gördün ne görmedin) sözlerinin dili olsaydı da kürd analarının trajedilerini daha iyi anlardık.

- Şimdi yine Şeyh Said hareketinde iki kürd annesinin yaşadığı trajedileri sizinle paylaşmak istiyorum.


İLK ÖYKÜ ;

Çolig'in Solaxan ilçesinin Duerni/Guew mezrasında Derdi Ana'nın yaşadığı trajediyi aktarmak istiyorum.

* Yıl 1927 Ekim/Kasım ayı Bicar tenkil hareketi başlamış,
* Türk ordu birlikleri Mıstan, Murtezan, Botiyan, Zikte "Valer" mıntıkasında toplu katliamlar yaptıktan sonra en son Solaxan sınırları içinde bulunan GUEW mezrasına gelirler.
* Tabi köy halkı Türk ordusunun Botiyan, Mıstan, Murtezan ve Zıkte  katliamlarından haberdardır.
* Köyde o dönem Osmanlı ordusunda görev yapmış asker kökenli iki emekli çavuş da yaşamaktadır.

* Bu iki çavuş nasıl olsa biz bu devlete hizmet etmişiz. Bizim köyü bu hizmetlerimizden dolayı da olsa yakmazlar düşüncesindedirler.

* Türk subayında nerede o baxt, nerede o asalet, nerede o insanlık yok..yokk... velhasıl hiçbir şey insani meziyet yok.

* Biz kürdlerde bir laf vardır, herhangi bir insan eğer bir yakını veya arkadaşından zarar görür veya ihanete uğrarsa şu sözü çok kullanır ve o kişiye "Jendırme Atatürk" derler.

* Çünkü türk jandarma ve askerlerinin tarih boyunca kürdlere bakış açısı, hem senin ekmeğini yer, hem sana hoş görünür, hem de senin kuyunu kazıp, seni boğmaya, imha etmeye çalışırlar.
* Atatürk'te bu işte çok ustadır. Birçok yakın silah arkadaşını ve de başlangıçta kahraman ilan ettiği insanları sonradan ya susturdu yada infaz ettirdi.
* General Mustafa Muğlalı, Bicar tenkil hareketini gerçekleştirmesi için o dönem Albay rütbesiyle katliamcı ordu birliklerini  başına getirilir.
* Atatürk'ün okuldan sınıf arkadaşı olan türk ırkçısı ve şoven duygular taşıyan bu sadist ruhlu vampir, daha sonraki yıllarda da hızını alamayarak Van'da 33 kürd köylüsünü kurşuna dizdirmiştir.

* Biz kirdlerde bir atasözü vardır "Huqmat pırdıb serra me şerin." (Türk hükümeti köprü de olsa üzerinden gitmeyin). Bu sözlerin, bu tecrübelerin tarihi bir gerçekliği vardır.

* Ehmede Xani'nin asırlar önce söylediği "Bexte rome tune ye !" sözleri boşuna değildir.

* Xalid Begi Cibri'nin Çarlık Rusyasına karşı direnişini bilmeyen yok gibidir, yine yanında direnişçi Yadin Paşa, Şeyh Şerif gibi yüzlerce isim verebilirim.

* Ne oldu? Bu kürd aydın ve RU SPI lerinin hepsi idam sehpasına yollanmadılarmı, hem de yıllarca bu coğrafyada beraber savaştıkları türkler tarafından idam edilmedilermi ?
* Önce kardeşiz dediler, haklarınız vardır dediler, sonradan sırt çevirip Kürdleri arkadan hançerlemedilermi?

* GUEW köyünden Celil ve Mehmet Çavuş'ta işte bu öngörüsüzlüğün bedelini öderler. Tıpkı akıbetleri Şeyh Şerif ve Xalid Beg'i Cibri gibi sonuçlanır.

* Bu iki çavuş ne yapmışlardı, 1925 direnişine aktif şekilde katılmadıkları halde sırf bölgede partizan savaşı veren Gırnos'lu Kolos Ağa ve gurubu GUEW köyüne gidip yardım almışlar diye katliama uğratılırlar.

* Bu katliam esnasında ve öncesinde bir kürd kadını olan Mehmet Çavuş'un eşi Derdi Ana'nın yaşadığı trajediyi sizinle paylaşmak istiyorum.

* Türk askerleri Guew köyüne gidip, Mehmet Çavuşu vurular. Eşi Derdi Hanım ve üç çocuğunu da köyden onlarca kişiyle beraber tutuklayıp, topluca komşu köy olan GIRNOS/Sayer mezrasına götürürler.

* Derdi Ana; eşi yeni öldürülmüş o dönemin koşullarında varlıklı bir ailedir.

* Derdi Ana bakarki ! askerler Gırnos, Seyfan ve çevre köylerden de insanları Sayer mezrasına toplamaktadırlar.
* Derdi Ana işin vahametini anlar. Bu insanlar bir eve konularak etrafı çalı çırpılarla çevrilir ve yakılmayi tevekkül içinde beklerler.

* Annelerin havarları, çığlıkları Şerafeddin ve Çotala dağlarında yankılanır.

* Eve girmek istemeyen anne ve çocuklar süngülenerek zorla eve konulur. Şairin dediği gibi,

"Ne çeme Murad'a kan aksın isterim.
Nede davamdan vazgeçerim."


misali bir kadın o esnada meydana çıkar. İşte o kadın Mehmet Çavuş'un eşi Derdi Hanım'dır.

***

* Bakın, Derdi Ana ile kocasını yeni öldürülen subay arasında yaşanan o sahneleri Doğru Haber'de çıkan yazıdan alıntı yaparak aktarmak istiyorum:

- Bu bağrışma bu arbedenin içinde Derdiye isminde bir bayan öne çıktı.
- Askerlerin süngüleri her an göğsünü delecek bir mesafede durdu. Köyde vurulan Mehmet Çavuş’un eşiydi. “Komutanınız nerde onu bana gösterin” dedi.
- Gösterdiler. “Onunla konuşmak istiyorum” dedi. Komutan izin verdi. Metince yaklaştı. Komutanla göz göze geldi.
- Biraz önce köyde kocası Mehmet Çavuş’un vur emrini veren komutan olduğunu fark etti.
- Önünde süngülü askerler hazır vaziyette bekliyorlardı. “Ben, sana beni öldürme diye yalvarmaya gelmedim.
-  Üç tane çocuğum var, üçü de burada ve babalarını köyde vurdunuz, size yaptığı bunca hizmetin karşılığı olarak.
- Şimdi senden istediğim, bir tane çocuğumu geri bırak, öldürme, babasının soyu dünyada kesilmesin, geri kalanlarımızın kanları sana helal olsun.
- Babasının size yapmış olduğu bunca hizmete karşılık bir çocuğunu sağ bırakın. Bu isteğimi yerine getirirsen sana şu altın kemerimi vereceğim” deyip beline bağladığı altın kemere elini uzattı.
-  Komutanın gözleri açıldı. “İyi bir kazanç” diye düşündü. “ Kabul ediyorum” dedi komutan. “Hangi çocuğunsa getir yanıma” dedi ve altın kemere uzandı.
- Derdiye kalabalığın arasında durmuş üç çocuğundan küçüğünün elinden tutup öne çıktı.
- Her üç çocuğun da yanında farkı yoktu ama her nedense içgüdüsü o esnada küçük çocuğa meyletmişti.
- O anki anne şefkati ağırlığını küçük çocuktan yana kullanmıştı. Komutan bu çocuğu bulunduğu yerde yan tarafına aldı.
- Çocuk kendi korumasındaydı artık! Emir verdi bütün kadın çocuklar evin içine kapatıldı.
- Benzin dökülerek ateşe verildi. İçerde pencerelere koşuşan kadınlar, çocuklarını kucağına almış pencereden dışarıya atmaya çalışan anneler…
- Çaresiz kalıp çocuğuyla sarılarak yanmaya rıza gösterenler… Çocuğunu pencereye yetiştirip dışarı atabilenlerin çocukları bir süngü başında kendilerine geri dönenler…
- Anneleri saklanan iki küçük çocuğun bu ateş ve duman dalgaları içinde çırpınan insanların ayakları altında her biri bir köşede can vermeleri…
-Yoğun dumandan boğulanlar…  Komutanın yanı başında bir altın kemer karşılığında kurtulan çocuk, anne ve kardeşlerinin diri, diri yakılmalarını seyrederken döktüğü gözyaşları…

***

- Evden ses kesilince komutan yanındaki çocuğa döndü.
- Hemen silahına süngüyü takıp süngüleyerek onu da ateşin içine attı.
- Nasıl olsa annesi ölmüştü ve altın kemer de ondaydı…
- Yıl 1927, yer Bingöl’ün Genç ( Darahini ) ilçesi Sayer Köyü, bu evde yakılanların sayısı 76 kadın, çocuk…



ÖYKÜ (2)

* Bu anekdot yine Şeyh Said hareketinin bastırılmasından sonra Xarpet İstiklal Mahkemesi'nde Derde Miran'ın yaşadığı trajedidir.

* Tesaddüf mağdur ve direngen kürd kadınının ismi yine Derdi, nam ı diğer Derde Miran'dır.

* Bu trajedi 1926 yılında Xarpet İstiklal Mahkemesi'nde yaşanır.

* Derde Miran, Çolig'in Sınî köyünden Ali Bey'in eşi olup, kendisi Zeki Hülağüoglu'nun verdiği bilgilere göre Mala Suwar (Cibran aşireti'nin kolu) ailesine mensuptur.

* O dönemde Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nin 11.03 1926 tarihli haberinde Çapakcurlu Şükrü Efendi (Faik Ertuğrul'un babası) ve Sınî'li Ali Bey'in oğullarının (Said, Faik, İbrahim) içinde bulunduğu 10 kişi Xarpet'te idam edilirler.

* Ehmede Dirihi hemşehrimde bana gönderdiği bir notta ise Şükrü Bey ve yakın akrabaları Ali Bey'in üç oğluyla beraber 14.01.1926 da idam edildiği yazılıdır.

***

- Derde Miran'ın üç oğlunun idam edilmesiyle ilgili yakın akrabası sayılan merhum Faik Ertuğrul'un kızı Avukat Neslişah Ertuğrul'un bana gönderdigi  notlarından alıntı yapmak istiyorum:

- Derde Miran diye bahsettiğiniz Hanım da babamın amcasının kızıdır. (Bu görüş ile Ehmed Dirihi'nin görüşü aynı değildir)
- Onun da üç evladı İstiklal Mahkemelerinde sözde! yargılanarak idam edilmiştir.
- İlginç bir anekdot anlatmıştı annem bu konuda; üç çocuğu asılmadan bir gün önce komutan, Derde Miran'ı, yani çocukların annesini çağırır ve "üç çocuğundan birini affedeceğiz, hangisini affetmemizi istersin sen seç" demiştir.

- Anne her üçüne de bakmış ve yeni evlenen daha elleri kınalı olan oğlunu gözüne kestirmiştir.

- Ancak diğer çocuklarının ona bakışlarını görünce kararını açıklayamamıştır.

- Bunun üzerine komutan sen şimdi git, madem karar veremiyorsun biz yarın sabah birinin canını sana bağışlayacağız der.

- Ancak ertesi sabah olduğunda anne, tekrar gider ve üç çocuğunun dar darağacında sallanan cesetlerini görür, onları kendi elleriyle yıkar.

- Böyle yaşanan yüzlerce olay annem sayesinde hala hafızalarımızda can yakıcı bir şekilde canlı ne yazık ki, bana aktardığı bilgileri aktarıyorum.

***

Tahsin Eriş ve Felat Özsoy, Şeyh Said hareketiyle ilgili kitabında Derde Miran ve çocuklarıyla ilgili yaşanan sahneyi kısaca şöyle aktarıyorlar:

- 1925 hareketi bastırıldıktan sonra Çapakcur beylerinden Ali Bey Sınî'nin eşi olan Derde Mîran ayaklanma esnasında birçok yakınını yitirir.

- Ayaklanma sonrasında üç oğlu İstiklal mahkemesinde idama mahkum edilirler.

- Faik, Said ve küçük oğlu İbrahim bey adındaki bu üç evladının idam kararları verilmeden hakim, Derde Mîro'ya bir oğlu'nun serbest bırakılabileceğini, bunlardan birinin seçmesini ister.

- Derde Mîro kararsızdır. Her üç oğlunu da sevmektedir. Küçük oğlu İbrahim altı aylık evli bir gençtir.

- Diğer evlatlarını da seven Derdê Mîro'nun küçük oğluna daha çok acıdığını gören mahkeme üçünün de idam kararını verir.

- İdamlar infaz edilirken, önce İbrahim'i dar ağacına çekerler ve sonra diğerlerini, idam edilenler arasında yakın akraba çevresinde birçok kişi daha vardır.

- İdamları hiç göz yaşı dökmeden izleyen Derde Miran, her üç oğlunu idam sehpasından kendi elleriyle indirir.

- Ve tüm parasını harcayarak bu evlatlarını kendi elleriyle mezara gömer.

- İdamlarda yaşanan bu enstantane , Derdê Mîro köyüne dönerken köylüleri, çevre köylerdekiler bu duruma hayıflanırlar, onun evlatlarının arkasından ağlamamasını yadırgarlar.

- Derde Miro ise onlara şu tarihi cevabı verir:


"Gerek ço ver dışmenid qehr xwi belı mekır"
(Düşmanın önünde kendi kahrını belli etmemek gerekir)



Son söz olarak;

* İstiklal mahkemesi ve cellad subayın her iki Derdi Ana'nın üç çocuğunu asarken onların duygularıyla nasıl alay ettikleri ve kürdlere bakış açıları çok düşündürücüdür.

* Yine bu iki kürd kadınının türk subaylarına ve mahkemelerine karşı metanetli duruşları Çolig ve çevresinde hala anlatılır ve övgüyle bahs edilir.

- Kürd toplumunda fedakar, direngen ve çilekeş kadın tipinin temsilcisi sayılan Derdi analar gibi tarihe mal olmuş kadınlarımızın ruhları şad olsun,

* Yürek burkan bu hikayeleri unutmamak ve belleğimize nakş etmek üzere,

Selam ve saygılarımı sunarım.


Orhan Zuexpayıc


KAYNAKLAR :
1) Doğruhaber gazetesinde Guew olayı hakkındaki araştırma.
2) Vate dergisinde Ehmed Dirihi'nin Derde Miran'la ilgili notları.
3) Tahsin Eriş ve Felat Özsoy'un Şeyh Said hareketi adlı kitabı.
4) Av. Neslişah Ertuğrul'un bana yolladığı notlar.


SERBESTÎ

www.serbesti.net/

16 Mart 2013

MODANLI FEQÎ HASEN EFENDİ'NİN ANISINA



MODANLI FEQÎ HASEN EFENDİ'NİN ANISINA
(KÜRDLERİN 1925 YILINDA ATANAN İLK VALİSİ)



"Şevek tarî ya hebû ya tune bû nîv;
  Deşt di xew da çiya digrî, ne hilate hîv”
  Û pişt re bersîva celadên xwe dide, dibêje
  Hîn hiln ne hilahatibû hîv."


(Ya görünürdeydi ya da saklıydı ay
  Ovalar uykuda dağlar ağlardı
  Sonrasında cellatlarına cevabını verir ve söyler
  Daha gorünürde değildi ay)


DR. FUAD BERXO / Kürd aydını ve direnişçisi



* 1925 Haziran ayının 28'i, İstiklal mahkemesinin cellatları tarihi Hasan Paşa konağında tutuklu bulunan Şeyh Said Efendi ve 47 arkadaşının kararını vermişti. Bir pazar günü Diyarbekir/Dağ-kapı'da, kırdki "Ber Kue" meydanında hummalı bir çalışmayla cellatlar darağaçlarını kurmuş, şehadet şerbetini içecek olan misafirlerini bekliyordu.

* Diyarbekir'in mülki amiri ve subayları, o zaman şehirin işbirlikçi beyleri, paşazade aileleri başta olmak üzere, ihanet çetelerine talimat vermiş, halk akın akın meydanda toplanıyordu. Meydanda toplananlar slogan atmak, alkış tutmak için getirilmişti ve meydan yalakalık yapan bu zavallı insanlar hınca hınc dolmuştu.

* Atatürk ve can yoldaşı İsmet Inönü, Kürd celladı olan Üç Aliler ve mahkemenin diğer şürekasına çoktan Kürdlerin fermanıyla ilgili kararını ta... Ankara'dan bildirmişlerdi.


* Biz kirdlerde artık halk deyimi olmuş bir söz vardır; "Pırde Pali pırdo text o, Nı İsmet Paşa yew kerro bêbext o." Bu sözler boşuna söylenmemiştir bunların deyirleri de vardır. Bizim deyirlerimiz yalan söylemez.

* İsmet Paşa, İttihat ve Terraki'nin devamı kemalist, turancı ve alperenci fikirlerle kürtleri idam etmeye çalışıyordu.

* Kendi aralarında ayrılıyormuş gibi görünen çeşitli ırkçı-şoven ve kafatasçı anlayışlar kürdün idamı, inkarı söz konusu olduğunda hemen birleşebiliyor, coğrafyamızda hala kin kusmaya devam ediyorlar.

* Şeyh Said ve direnişçileri Diyarbekir surlarından içeri şehire girememişlerdi. Sur içinde harekete destek veren bir avuç aydın Dr. Fuad Berxo, Bave Tujo gibi aydınlar da yakalanmış, bilahare idam edilmişti.

* Kısaca o günkü diyarbekirli bir iki aydını çıkarırsak, yerlilerin çoğu, ekabirleri, cellatlarla ortak hareket ediyordu. Halk kesiminden bir kısım kürtler ise aksine bu düşkünlüğü kabullenemiyor, feryat figan ediyordu.

* Herşey, Dr. Fuad Berxo'nun idam edilmeden evvel sırtını surlara verip yönünü Kurdistan dağlarına çevirerek okuduğu şiirdeki o tarihi sözlerde saklıydı:

"Deşt di xew da çiya digrî, ne hilate hîv" (Ovalar uykuda dağlar ağlardı)

* Kısaca ova köylerinin çoğu tıpkı surların içindeki işbirlikçiler gibi uykudaydı.

* Ama, Kurdistan'ın Lice, Hani, Piran, Çolig, Dareyeni, Pasur, Gumgum, Solaxon, Zıktê, Ginc, Guevdere, Palu, Qarebegon, Kaniya Reş, Agnit, Xınıs, Maden, Xuleman, Haftasal coğrafyası ovaları ve dağlarıyla adeta kan ağlıyordu.

***

* Şeyh Said Efendi ve arkadaşları Dağ kapıda idam gömlekleri giydirilmiş olarak meydanda zabitler arasında görünmeye başladılar.
* O gün kürd direnişçilerinin yiğitlik ve imtihan günüydü.
* Halkın feryat ve figanları surlarda yankılanıyordu.
* Surların dili olsaydı da yaşananları anlatsaydı.
* Şeyh Said ve 47 arkadaşı cezaevi olarak kullanılan Hasan Paşa Xanı'ndan çıkarılarak meydana getiriliyorlardı.
* Feqi Hasen Efendi, meydana gelişinde hareketin ideologu, aydın kişiliği ve cesaretiyle, o heybetli duruşu, vakarı ve mütevazi kişiliğiyle en öndeydi. Adeta ölüme meydan okuyordu.
* Acımasız, katı yürekli, zulmü seven, merhametsiz ama korkak yürekli cellatlar darağaçlarının yanıbaşında misafirlerini sinsice süzüyorlardi.
* İdam seansları başlamaya az bir zaman kalmıştı, idam sehpasına gidecek ilk kişinin kim olacağını herkes merakla bekliyordu.
* O esnada elleri kelepçeli Feqi Hesen öne çıktı, yanıbaşında duran türk subayına alaycı bir tebessümle "ben hazırım" dedi. Feqi Hasen Efendi'nin bu metaneti meydandaki insanlar başta olmak üzere subay ve cellatları şaşkına çevirmişti.
* Feqi Hasen Efendi darağacının altında bulunan idam sehpasına çok rahat o bilinen cesaretiyle yürüdü.

* Bir yanda idam sehpasına çıkan bir kahraman, Feqi Hasen Efendi 47 arkadaşını temsil ediyordu,

* Diğer yanda cellatlar, türk subayları, Diyarbekir'in ikbal peşinde koşan işbirlikçi bazı yerli aileleri ve onların getirdiği kalabalığı arkasına almış şarlatanlar duruyordu.

* Feqi Hasen Efendi, başı dik elleri kelepçeli sehpaya doğru şehadet şerbetini içmeye doğru onurlu bir o kadar da gururla yönelirken, arkadaşları'nın içinde bir ses yükselir.

* İşte o ses Hani'li bir ulema, islam mütefikkiri olan Salih Bey'den başkası değildi,

* Henili Salih Beg'in kırdki:

- "Embazenê xo şîret kerdo, ke camêrd bîn, mêtersin." (Tüm arkadaşlarını tembihlemiş, yiğit olun, korkmayın, ölüme nasıl gittiğinizi dost ve düşman bilsin)

* Feqi Hasen Efendi darağacına yaklaştı, celladına tükürerek itekledi, benden uzak dur benim sana ihtiyacım yok, devamla ben zaten cesurum, dedi! Taburenin üzerine çıkarak boynuna sicimi geçirdi, ülkesi ve idealleri için Kurdistan toprağına karışmak üzere taburesini ayağıyla iterek şehadete ulaştı.

* Yiğit, cesur ve vakur insanların bu duruşları, ölüme meydan okumaları, halkına ve sonra gelecek nesillere haklı davalarının büyüklüğü için verilmiş bir mesajdır.

* Bizler de bugün bu mesajlardan feyiz alıyoruz, Allah'a şükürler olsun, gururla ve övünerek bunları yazıyoruz.

- İşte bu okuduklarımın, duyduklarımın bir hikayesi vardır. Bizim hikayelerimiz, bizim deyirlerimiz yalan söylemez.

* Feqi Hasen Efendi'nin yaşamını eğer bugün anlatıp, yaşanan o duyguları sizinle paylaşıyorsam, bunu yıllar önce yaşadığım aşağıdaki anılarıma borçluyum. Hafızamda kaldığı kadarıyla bu anıları sizinle paylaşmak istiyorum.

***

* Yıl 1991 olsa gerek, henüz ülkedeyim, o zaman daha yeni yeni Kürdler adına ilk defa gazete çıkıyordu ama 15 günde bir, gazetenin adı da "Yeni Ülke"ydi.
* Gazetenin Çolig'e girişi yasaktı. Bir ara, dağıtımcı kuruluşlar daha gazeteyi bayilere getirmeden polis tarafından el konup gazeteler adliyeye götürülüyordu.
* Sonraki yıllarda kürd gazeteleri yaygınlaştı ama devletin uygulamaları aynen devam etti.
* Kürd gazetelerinin bayilere getirilmesi yasaklanmıştı, ulaşım firmaları da getirmiyorlardı.
* O yüzden Diyarbekir'den bir basın emekçisi olan Mehmet ŞENOL Çolig'de cadde ve kahveleri arşınlayarak hergün hem haber yapıp hem de gazete satmaya çalşıyordu. Mehmet, yaşadığı zorluklardan, polisten gördüğü baskı ve tehdit sarmalından bir türlü kurtulamıyordu. Sonunda karar verip gerilla saflarına katıldı.
* Mehmet, 1994 yılı olsa gerek, LİCE'de ahalisi Kürd olmayan tek köy, aynı zamanda tek korucu köyü olan SÎNE cıvarında Dr. Orhan ERSÖZ'le beraber şehadete ulaştı.
* Mehmet Şenol o dönemde belediyemize 20 civarında gazete bırakıyor, duyarlı arkadaşlar da sağolsunlar yardım edip gazeteleri satıyorlardı.

* Günlerden bir gün işyerinde Mehmet Şenol'un getirdiği ÖZGÜR GÜNDEM gazetesini okumaya dalmıştım, gazetenin arka sayfasında genellikle tarihi şahsiyetlerin hayat hikayelerine yer verilirdi.

* Gazete'de o gün, ağırbaşlı kişiliği, bilgisi, nezaketi, merhameti, cesareti ve adaletiyle halk arasında büyük saygı gören ve Şeyh Said tarafından bu vasıflarından dolayı Dareyêni valisi yapılan Modanlı FEQÎ HASEN Efendi'nin hayat hikayesi yazılıydı.

* FEQÎ HASEN Efendi'nin yaşam öyküsünü okurken beni derinden etkilemişti. Feqi'nin yaşamı tıpkı acıklı bir romana benziyordu. Acıklı bir romanı okurken nasıl ki insan dehlizlere bilmeden dalıyorsa bende kendimden adeta öyle geçmiştim.

* FEQÎ HASEN EFENDİ'yi okurken fotoğraftaki fiziği, duruşunu tasavvur ederken hafızamda FEQÎ TÊYRAN, EHMEDÊ XANÎ, SEYDAYÊ CİZÎRÎ gibi kürd ru spileri ve filozofları hayalimden bir film şeridi gibi gelip geçiyordu.

* Derler ya hayat bazen tesaddüflerle doludur, tesadüfler bazen anı yakalama mı, anlık empatimi? kalp kalpe karşı gibi düşünceler gibi, kısaca herşeyi kafamdan geçiriyordum.

* Dalgınlığımı fark eden ve başımda dikilen bir daire arkadaşım olan Agit birden;

- Orhan, Orhan ne oluyor sana, ne okuyorsun o kadar derinlere dalmışsın, dedi !

Agit'e, sanki uykudan yeni uyanmış sersem misali;

- Şeyh Said hareketi'nin Dareheni valisi Kürd şehidi ve ru spisi Modanlı Feqî Hasen'i okuyorum, dedim.

* Agit arkadaş, bu sözüm üzerine oldukça hüzünlendi adeta bir şok geçirdi, sustu ve bana baktı, ben ona baktım ve usulce bana dönerek biraz da duraksayarak of çekti.

- Orhan arkadaşım, o benim dedem, dedem.... diye üç defa tekrar ederek duygularını haykırırcasına ifade etti.

* Hani bazen insan rüyasında uçurumdan düşer gibi olur, ve irkilerek uyanır ya,
* Benimkisi de öyle oldu. Dalgınlık ve sersemliği üzerimden atmıştım.

* O ana kadar Agit'in Modanlı ve Feqi Hüseyin'in torunu olduğunu bilmiyordum.
* Bu sözleri, o anlık ruh hali hafızamda hala ilk günkü tazeliğini koruyor.
* Ama Agit bu sözü söyleyince o günden itibaren Agit'i hem dost hemde kalben daha çok sevmeye başladım.
* Yıllar önceydi, Avrupa'da sürgün yaşamaya mecbur kalmıştım. Agit'le yollarımız yine Almanya'da kesişti. Buluşmamız yine dostça ve samimi bir karekter taşıyordu.
* Sohbetlerimizin ana teması Şeyh Said hareketi, kürd sorunu ve dedesi Feqi Hasen'den oluşuyordu
* Agit'le her karşılaşmamızda; Acaba bu tarihi şahsiyetleri, başta da Feqî Hasen Efendi gibi değerli insanları yazmak bana kısmet olurmu, diye hep söyler, dururdum.
* Agit arkadaş; Niye olmasın, ben inanıyorumki sen yazarsın, diyordu. Söylediklerim hep gerçekleşti. İçimde ukde olan bu tarihi sorumluluğu yerine getirdiğim için müsterihim.
* Feqî'nin torunu Agit arkadaşın hoşuma giden bir özelliği de belki yaşamı boyunca Kürd siyaseti içinde yer almayışıydı. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirimki her zaman için sırlarını benimle paylaşabilecek kadar samimiydi ve ilişkilerimiz hep dostçaydı.

* Yado'nun oğlu rahmetli Filit Amca vardı. Beraber aynı kurumda çalışıyorduk. Çok temiz, saf ve kendi halinde bir insandı. Daireye her uğradığinda beni ziyaret etmeden gitmezdi. Ben de onu oturtmadan, ağırlamadan bırakmazdım.

* Filit Amca, benim hem fikrimi hem de zikrimi çok iyi biliyordu, kendisini niçin sevdiğimi de çok iyi biliyordu.

* O yüzden ben inanıyorum ki evlatlarıyla o dönemde zıt fikirler taşımamıza rağmen içinden gelen duyguları anlayabiliyordum, bana bakışlarından ve mimiklerinden evladı gibi sevdiğini hissediyor, empatisini kurabiliyordum.

* Çoligle ilgili benim sürekli bir tesbitim vardır, biliyormusunuz nedir?

Baba ve dedeleri Kürdistan direnişlerinde şehid olan bazı ailelerin mirasına sahip çıkmayan yani reddi-mirasta bulunan çocuklarının iki dünyası vardır. Buna, bir gerçek dünyaları, bir de yalancı/sahte dünyaları vardır desek yerindedir.

* İronik anlatımla ifade edecek olursak, bu durumda olanların bir resmi görüşü/görünüşü vardır, diğeri de zıddı olan gerçek görüşleri ve görünüşleridir.

* Resmi görüşleri yada görünüşleri onların sahte görüşleridir. İş, mevki, iktidar hırsına ilaveten baba ve dedelerinin yaşadıklarını çocukları yaşamasın diye, kendi kimliklerine yabancılaşarak büründükleri görünüş ve görüştür.

* Bir de gerçek görüşleri vardırki, içlerine sinmiş bu görüşlerini fazla yansıtmadan kendi iç dünyalarında saklarlar. Uygun zeminlerde veya güvendikleri ortamlarda eğer çıkarları varsa dede ve babalarının mirasına sahip çıkarlar.

* Bu iki farklı kişiliğe aynı anda bürünmenin dışında orta yol tutturanlar da vardır. Bu yolda olanlar gleneksel değerlerini düşünce bağlamında çok iyi bilirler, aidiyetlerini kabul ederler ama suya sabuna dokunmazlar. Bu grupta olanlar bazen en çok zarar gören kesimdir. Bir mevkiye, mebusluk, belediye başkanlığı yada üst düzeyde herhangi bir göreve talip olsalar hemen dede ve bablarının sicilleri önlerine çıkarılır ve bundan dolayı mağdur edilirler.
* Tabiiki dede ve babalarının davasına sahip çıkmayanlara, özellikle reddedenlere bu tür menfi müeyyideler uygulanmaz

* Bu pragmatik yaklaşımlar ahlaki değildir.

***

* Zıktê aşiretini, Zıktê bölgesini ve Zıktê insanını tanımak için yörenin tarihini iyi bilmek gerekir.
* Feqi Hasen gibi yiğit ve cesur yürekli insanların yetişmesinin tılsımı işte burada saklıdır.
* Biçar tenkil hareketiyle Zıktê coğrafyasında taşın üzerinde taş bırakılmadı. Seyfan, Sayer, Valêr, Gîrnos mıntıkalarında yapılan toplu katliamlar başta başta olmak üzere yine bu bölgenin yakınında, GUEW'de yapılan toplu katliam hala belleklerden silinmemiştir.

* Zıkte coğrafyasından Valêrli Sadık Bey, Cansorlu Abdullah Hacı, Modanlı Feqî Hasen, Vazenanlı Emer Ağa (OM HAYD), Gîrnoslu Selim Ağa (halk arasında HACI KOLOS AĞA), yine Zıktê kökenli olan YADO PAŞA deyip geçmeyin. Bu efsanelerin hepsinin hayat hikayelerini yazdım.

* Zıktê bölgesi dini tedrisatın da alabildiğince yaygın olduğu, din adamları ve ulemaların çıktığı kadim bir coğrafyadır.

- 1914'te Bidlis ayaklanmasının lideri olan Molla Selim Dımilî aslen Zıkte'nin ŞÎN köyündendir. Büyük bir ulema olup, Bidlis Hizan'daki Kamuran İnan'nın dedelerinin medresesinde müderristi. O da kürdlük davasında onurlu duruşu ve cesur çıkışlarıyla şehadete gitti.
- Molla Feyzullah Haciyanî de aslen Zıkte'nin Gîrnos köyündendir (Gîrnos, Hacı Kolos'un köyüdür). Seyda Feyzullah, Osmanlı döneminin büyük bir alimi, uleması olup, fetvalarıyla ünlenmiş dönemin meşhur din adamıdır. Şeyh Hasan Palevî, aynı zamanda Şeyh Said'in amcası ve müderrisi olup icazetini Haciyan'lı Seyda Feyzullah Efendi'den almıştır.
- Şin köyündeki medresede Bilal Efendi,
- Şemsan köyündeki Molla Aziz,
- Molla Abdurrahim Asutay başta olmak üzere daha onlarca din adamı Zıktê'den çıkmıştır. Bu saydıklarım bölgede din konularında birer otoriteydiler.


Son söz olarak;

Feqi Hasen işte böyle bir coğrafyadan, böyle bir gelenekten gelmiştir,
Çemê Murad'ın, Çotela Dağı'nın ve hemen karşısındaki Çılkanî ovasının dili olsaydı da Feqi Hasen'i anlatsaydı,


"Ey şehadet neden gelmezsin ?
bilmezmisin bunca yıl, şerbetini içmeye hasretim."



Ruhun şad olsun Ape Feqî Hasen,
Ruhun şad olsun Mam Feqî Hasen, diyerek,


Selam ve saygılarımla,



SERBESTÎ

www.serbesti.net/

13 Mart 2013

SURÎYEDE ÎKÎ ÇOLIGLÎ HEMŞERÎM DAHA ÖLDÜRÜLDÜ



                        

                      (KOD ADI HAYSEME OLAN COLIGLI)

                 

                                 



SURÎYEDE ÎKÎ ÇOLIGLÎ HEMŞERÎM DAHA ÖLDÜRÜLDÜ




 Ey Çolig'li Kürd gençleri,  Kurdistan için öldürülürsen terörist olursun değilmi,
 Araplar için,Türkler için öldürülürsen veya öldürürsen , hem mücahid hem şehid olursun değilmi,

 Senin topraklarında zulüm varsa,senin ormanların yakılıyorsa,senin köylerin yıkılıyorsa,
 Senin dilin yasaklıysa,senin kimliğinle kendini ifade edemiyorsan,

 Çolig'den  kalkıp gidip Arap çölerinde Türkün,Acemin ve Arabın fedasisi olursan kusura bakma 
  ne şehid olursun,ne cennete gidersin. Çünkü sen Allahın yolundan değil, Türk'ün,Arabın ve Acemin yolundasın. 

 ****************

*Kürd Filozofu Ahmede Xani asırlar önce kürdler için su sözlerini hatırlatmak istiyorum.


             -Olsaydı bir dayanışma ve uzlaşmamız eğer,
             -Ve birbirimize hep itaat etseydik eğer,
             -Rom(Osmanlı) ,Acem(Fars) ve Arapların hepsi,
             -Bize hizmetçilik ederdi onların hepsi
             -O zaman tamamlardık dini de devleti de,
             -Ve elde ederdik bilimi de hikmeti de

* Suriyede yasanan iç çatışmalarda yanılmıyorsam üçüncü Çoligli hemşerimiz hayatını kaybetti.
* Ilk öldürülen merhum kürd şehidi Idris Ekinci'nin oğlu Metin Ekinciydi.
*Metin babasının mirasını red ederek, Suriyedeki arapların huzur ve güvenini ve özgür bir yaşam  tesis etmek için verdiği silahlı  mücadelede öldürüldü.
* Metin'i oraya götüren örgüt Kürdlerin haklarını bırak kabul etmeyi oradaki kürdlere ,Arapları da arkalarına alarak savaştıklarını hepimiz takip ediyoruz.
*Bu örgütleri Türk tarafi hemde hükümetin desteğiyle ,Viranşehir ve Nusaybinden örgütlü,silahlı eğtim verilerek Kürd halkına saldırdıklarına televizyon ve basından takip ediyoruz.Kürdlerin Nusaybin,Viranşehir ve diger sınır ilçelerindeki protestolarınıda hepimiz gördük.
*Serekani,Qamışlo Heseke ve diğer sehirlerde yaşananları hepimiz biliyoruz.
*Dün Tavz sitesinde yayınlanan bir haberle iki Çolig'li genç daha öldürüldü, haberini duyunca vicdani bir
   sorumluluk duyarak bu yazıyı kaleme alıyorum.

- Bu gençlerden biri nin adı,Muhammed Hüseyin Girişen, diğerinin adı'da Ali Arıkboğa
  mensup olduğu örgüteki kod adı da  (hayseme) dir. Hayseme Kırdki veya kurmancki bir isim değildir. Herhalde uğruna mücadele ettiği Arap halkinin dili Arapça olsa gerek,

* Çolig'de yakın dönemde aldığım duyumlarda epey gençlik sözde Islamcı örgütlere katılarak
   Suriye ye kanalize edilmiştir. Giden bu gençlerden aldığım bilgilere göre'de iki köylüm gençte
   vardır.
* Tabi bu gençler toplumsal bazı bunalımlar yaşayarak, çevresinde yaşadıkları bu olumsuzluk-
   lardan dolayı Islamci örgütlerin adetta çanta'da keklik misali tuzağına düştuler.
* Ailesini yakinen tanıdığım ve köylülerim olan bu gençlerin ailesinin yaşadıkları travmaları
   tahmin edebiliyorum.

* Kürd şehidi Idris Ekinci'nin oğlu Metin Ekinci'de Suriye iç savaşında Halep'te öldürüldü. Amcası Sami Ekinci bakın yegenin öldürülmesini şu çığlıklarıyla kaleme almıştı. Bu çığlık beni çok etkilemişti,ondan dolayı sizinle paylaşmak istiyorum.


Bingöl gençlerini ölüme götüren KAPOSLAR,KARABASANLAR,AHTAPOTLAR,
VAMPİRLER... Ben, sizleri,sizden daha iyi tanıyorum.Bir zaman JİTEM oldunuz,komando birliklerinde devlet tarafından eğitilerek HİZBULLAH olarak hortladınız,şimdi de MÜSLÜMAN KARDEŞLER kimliğine büründünüz...Çekin o pis vantuzlarınızı tertemiz gençlerimizin bedenlerinden.
Sizler,ne
müslümansınız, ne savaşçısınız ne de politikacısınız
Sizler,körpecik canları pazarlayan simsarlarsınız.
Sizler,insan bile değilsiniz.
Sizler,gençlerin kanlarıyla beslenen devletin vampirlerisiniz.
Şehadet katına ulaşacaksınız diye kandırdıklarınız.Ahirette,
gençliklerinin,saflıkların
ın,inanmışlıklarının haklarını sizlerden fazlasıyla alacaklardır.
Müslümanı,müslümana kırdırıyorsunuz.İnsanları olmayan CİHAT aşkıyla kandırıyorsunuz.Yüce Allah,bu mübarek günlerin hatırına hepinizi helak etsin.Sizler,gönderdiğiniz
her insan için para alan kan emicilersiniz.

diyiyordu Sami Hoca,

***********************

*Çoligli gençler,tarihine bakıp bu çete ve kan tacirlerinin oyununa gelmesinler.
*Sizin uğruna mücadele verdiğiniz islamcı örgütler,Suriyeli araplar için onları finanse eden Katar,Suudi,Türk devleti nin piyonlarıdırlar.
* Elbetteki Beşar cellatının devrilmesi gerekir. Ama Kürdlere saldırararak değil, çünkü Mısırlı vicdanlı bir Arap olan Dr Fehmi Şinavi'nin dediği gibi " Kürdler islam ümmetinin yetimleridirler. " der.
*Arap,Türk,Fars sözde müslümanları yanına , son dönemlerde içlerinde Çecenistandan,Abazadan,Afganistan ve diğer islam ülkelerinden gençleri de içine katarak Beşar Esad'la savaştıkları gibi nufus kağıtları bile olmayan,ticaret bile yapamayan,iş yeri bile açamayan statüsüz Kürdlere, hemde Kürd gençleriyle vurmaları beni hüzünlendiriyor.
*Kurdi tabirle yaşananlar (BIRAKUJI) dir, kardeşi kardeşe vurmadır. Bu gençler tıpkı korucular,Şeyh Said hareketindeki çeteler, ve milis huqmatan hiç bir farkları yoktur.
*Tek bir misyonlari vardır Türkün,Arabin ve Acem'in silahıyla kendi halkını öldüren piyonlardır.

****************
* Sosyologlar,Psikologlar bilimsel bir araştırma yapsınlar.Inanıyorumki bu islamcı güçler içinde enfazla kürd gencine rastlarsınız.
*Kürdler burada da şampiyonluğu ne Araplara,ne Çecenlere,neTürklere,ne Afganlara,ne Iranlılara  bırakırlar. Bunu bir tez konusu yapsınlar, kendi celladına aşık,kendi için bir hesabı olmayan Kürdlerin çoğunlugunu bu örgütlere kanalize eden nedenler acaba nedir.

**********

* Türk devleti bu islamcı paramiliter güşleri Kürdlere karşı bilinçli olarak kullanıyorlar. Amaçlanan Suriyede Kürdler ın bir statüleri olmasın. Bakın size tarihten bir örnek vereyim. Kürdler nerde bir hak elde etmeye ,veya Kürdlük adına nerde bir faaliyet olsa Türk devlet sistemi hemen fobi'ye kapılır ve  müdahale etmeye calışır.
* Mısır'da Nasır'ın iktidarı döneminde Kahire'de Kürdçe radyo yayına başlar.
*Türkiyenin o dönem  Kahire Büyükelçisi apar topar Mısırlı yetkililere gidiyor ve Türkiye'nin Kürtçe yayından rahatsızlığını dile getiriyor. Bunun üzerine Mısırlı yetkili "Türkiye'de Kürt var mı?" diye soruyor. Büyükelçimiz "Yok" diye cevap verince Mısırlı yetkili"Madem yok, rahatsız olmanız için de bir sepep yok" diyor. 

* Işte Türk devletinin fobisi ; yıllarca red ve inkar ettiği,yok saydığı Kürdler için bir hak veya kazanımını engelemek için tıpkı Mısırda böyle diplomatik gaf yaptıkları gibi,gülünç durumada düştüklerini tarih bize hatırlatıyor.


* Bir anekdotumu sizinle paylaşmak istiyorum. 

*1997 yılında 10 günlüğüne Belediyemiz  seminer için beni Kıbrıs'a göndermişti.
*Benimde tarihe olan ilgimden dolayı gittiğim yerlerdeki tarihi mekan ve şahsiyetleri ziyaret etmeyi hiç ihmal etmem.
*Bir arkadaş gurubu dediki ! Lefke de Şeyh Nazım Kibrisi var onun dergahına gidelim.
* Öneriyi getiren arkadas Rize belediye başkan yardımcısı dindar bir arkadaştı.
* Bende ismini duyduğum bu şahsı merakımdan dolayı ,ziyaret etmeyi kabul ettim.
* Şeyh'in dergahına gittik, hepsi zikir ediyorlardı. Zikir bitikten sonra Şeyh bizi
  huzuruna aldı. Kim olduğumuzu ve memleketimizi sordu.
*Tabi arkadaşların hepsi Türk olduklarını söylediler. Sıra bana gelince ben Türk değil Kürdüm dedim ve memleketimde Bingöl olduğunu söyledim.
* Şeyh Nazım çok uyanık biriydi, önemli değil benim dergahımda Kıbrıs'lı bir türk bulamzasınız.
*Benim müridlerim hep yabancı, Alman,Ingiliz,Galer,Çerkez,Araplardan tutun her milleten insan vardır,dedi ve devamla Kürdlerde vardır,dedi.
* Üzülerek söyliyeyim şampiyonluk yine Kürdlerdeydi. Şeyh Kürd olanlar kalksınlar dediğinde, 10 kişiye yakın Kürd mürid kalktı.
Tabıiki  Şeyh dergahtaki sohbetinde hilafet maskesi altinda ,milliyet.ilik ve Osmanlicilik yapiyordu.
***********

* Şimdi Suriye için kandırılan Kürdlere bir çağrımdır.Şeyh Said hareketinde Türk devletinin zulümünden canını kurtaran kaçan Çoligli kahraman hemşerılerımız ve aılelerı  gidip,Suriye Kürdlerine sığındılar.
- Suriye Kürdistanı adeta kuzeyli kürdler için bir sigorta,bir arka bahçedir.
-Kürdler gidip Acemlere,Araplara,Cecenlere,Gürcülere, siginmadilar.
- Dedelerinize,kahramanlariniza kapılarını açanlar sizin şuanda silah alıp,Serekani,Kamışlı ve Heseke'de vurduğunuz Kürd kardeşlerinizdir.
- Bakın Suriyeli Kürdler Çolig ve çevresinden kimlere sahip çıkttı, siz bilmezsiniz,sizi kandırmışlar. Bir kaç örnek vereyim.

- Şeyh Abdurrahim Efendi yaklaşık 4 yıl orada misafir edildi,
-Çan'lı Şeyh Mustafa yaklaşık 20 yıl misafir edildi.
- Kelaxsili Şeyh Abdulhamid Efendi yaklaşık 20 yıl misafir edildi. Dr.Sıraç Bilgin'in babasıdır.
- Yado Paşa,Şeyh Hüsen Kelaxsi,Şeyh Faxri Bukarki,Sadiye Telha,Yib Mehun, başta olmak üzere Çolig,Palu,dareheni,Varto,Solxan çevresinden yaklaşık 500 kişi içinde kadın ve çocuk Suriye kürdlerine sığınıp, yıllarca misafir olurlar.

*******************

-Kandırlan  Kürd gençlerine özelde de Çoliglilere bir çağrım,bir çığlığımdır.
*Ayıptır,yazıktır,günahtır,zulümdür, bu tuzaktan kurtulun. Kendi insanlarının kanına girmeyin.
*Çoligdeki bazı ucube çevreler yerel basında ,olsun sosyal paylasim sitelerinde  Çoligli bu gençlerin
  ölümlerini zafer olarak lanse etmesinler.
* Kullandıkları dil ve usluplarına dikkat edip, başkada gençleri tahrik edip,bu çeteler yollamasınlar.
* Evlatlarını kaybeden ailelere ve yakınlarına baş sağlığı diliyorum,

                  Selam ve saygılarımla,


                                                                                   Orhan Zuexpayıc

11 Mart 2013

KÜRD RU SPİ'Sİ ŞEYH HASAN PALEVÎ


(ARAŞTIRMA VE İNCELEME)           

KÜRD RU SPİ'Sİ ŞEYH HASAN PALEVÎ'NİN (SEPTİOĞLU) YAŞAM ÖYKÜSÜ


"Ben severim okuyanı yazanı,
  Ben kutsarım yurt için çarpışanı.."


(Şex Abdulhamid Kaelaxsi / Direnişçi ve isyan sürgünü)


* Şeyh Ali Septi ve ailesi, Mezopotamya topraklarının çok derinlerine kök salmış, medrese kültürünü kürd edebi ve terbiyesiyle kendi halkına irşad etmiş, devletle hiçbir zaman barışık olmamış, ve bunun bedelini de en ağır eziyetlere gögüs gererek ödemiş bir gelenkten geliyorlar.


***


* Şeyh Hasan Efendi'yi anlatmadan önce babası Şeyh Ali Septi hakkında fazla bilinmeyen bazı bilgileri aktarmak istiyorum.
* Şeyh Ali Efendi, Diyarbakır/Bismil Çılsutun köyünde doğmuştur. Nakşibendi tarikatının Halidî kolunun feyzine intisap ederek, tarikat edebiyle amele başlamıştır. Şeyh Ali Septi'den evvel de Hakkarili Seyyid Taha-i Nehrî aynı tarikata intisap etmiştir.
* Şeyh Ali Efendi icazetini aldıktan sonra kendi köyüne değil, Palu çevresine tarikatını yayması için görevlendirilir. Palu çevresinde o dönemde hüküm süren Karacimşit beyler Şeyh Ali Efendi'nin yerleşmesine müsade etmezler.
* Şeyh Ali Efendi o dönemlerde gelir KO SPI'nin "Akdağ" eteğindeki Palu'nun "EKRAGE DÎEZUN" köyü ile Dareheni'nin Palu sınırına yakın Kelaxsi köyüne sığınır. Şeyh Ali bölgeye geldiğinde bekardır. Ekrag köyünde (Key YIBUN) ailesinden Esma Hanım'la evlenir.
* Ayşe Hanım'ın annesi de Kelaxsi köyünden Ali Hoca'nın kız kardeşidir. Ali Hoca, kürd direnşsçisi Şeyh Şerif Kelaxsi'nin dedesi olan Hasan Hoca'nın abisidir.
* Kelaxsi ve Ekrag köylerinin baskıları sonucu Şeyh Ali Septi'nin Palu çevresinde kalmasına müsade edilir.
* Şeyh Ali Efendi'nin ikinci eşi de Melekan Şeyhlerinin atası sayılan Malle KAL ailesinden Esma Hanım'dır.
* Şeyh Hasan Efendi'nin annesi de Esma hanımdır. Şeyh Ali'nin tüm çocukları Esma Hanım'dandır. Yanlız bir oğlu, Şeyh Muhammed Nasih Efendi eşi Ayşe Hanım'ın oğludur.
* Şeyh Hasan Efendi'nin kardeşi Şeyh Mahmud Efendi, yani Şeyh Said'in babası da Palu'dan göç eder. Şeyh Said Efendi daha çocuk yaştadır. Şeyh Mahmud Efendi ilk yerleştiği yer olan Sultan Kıbesi'nin yakınındaki Tekya köyünde yaklaşık 7 yıl kalır. Oradan da göç ederek Çolig'in soğuk Çeşme/Guldar mezrasında 3 sene kalır. En son babası Şeyh Ali Pali'nin halifesi Şeyh Abdullah El Melekani'nin yardımıyla bugünkü Kolhisara götürülüp, orada yerleştirilir. Şeyh Mahmud Efendi aynı zamanada Şeyh Abdullah El Melakinin medresedeki talebesidir.
* Şeyh Abdullah el Melekani idam edilen Şeyh Abdullah efendi değil, bu ailenin büyük dedeleri olup, 90 yaşın üstünde ömür sürmüştür.

***

* Kürd RU-SPI'si Şeyh Hasan Efendi Nakşibendi tarikatının Kurdistan'daki halifelerinden Palu'lu Şeyh Ali Septinin en büyük oğludur.
* Şeyh Said Efendi'nin hem hocası hem de en büyük amcası sayıılır.
* Kürd tarihinde bugüne kadar Palu şeyhlerinin Xınıs/Kolhisar kanadı hep yazıldı çizildi, Palu kanadı ise kardeş ve amcazade olmalarına rağmen hep geri planda kaldılar.
* Ben de bu araştırmamda Şeyh Hasan Septioğlu'nun şahsındaki Palu kanadının kürd ulusal mücadelesindeki yeri ve yaşanan bazı tarihi olaylara ilişkin bilgileri sizinle paylaşmak istedim.
* O yüzden araştırmama başlamdan evvel Şeyh Hasan Septioğlu'nu yazma öykümü ve yaralandığım kaynakları anlatmak istiyorum.


ŞEYH HASAN SEPTİOĞLU'NU YAZMA HİKAYEM NEREDEN BAŞLADI

* Memleketim Çolig ve çevresinde kürd seydaları, şeyhleri ve akil insanlarıyla yaptığım sohbetlerde önemli seyda ve şeyhlerin çoğunun medrese tahsillerini Şeyh Hasan Septioğlu'ndan aldıklarını duyardım.
* Çolig ve çevresinde Şeyh Said hareketinde yer almış önemli şahsiyetlerin yaşam öykülerini yazarken bu bilgileri teyyid ettirdim.
* Örneğin Şeyh Said Efendi'nin mahkeme tutanaklarına geçen ifadelerinde belirttiği gibi ilk dini bilgilerini amcası Şeyh Hasan Efendi'den aldığını,
* Şeyh Şerif Kelaxsi'nin kısa bir dönem de olsa Şeyh Hasan'dan ders aldığını,
* Çan şeyhlerinden ve o dönem Çapakcur(Cebaxçor) müftüsü olan Çanlı Şeyh Halid Efendi'nin oğlu Şeyh İbrahim Efendi'nin de Osmanlı belgelerinde yer alan kayıtlar (icazetname) başta olmak üzere, İstiklal mahkemesi tutanaklarında Şeyh Hasan Efendi'den ders aldığı yazılıdır. Şeyh İbrahim, 1925 hareketinde Çolig müftüsü olup, Şeyh Said Efendinin kızıyla evliydi.

* Yine bir isyan sürgünü olan Çanlı Şeyh Ahmed Efendi'nin oğlu Şeyh Mustafa Efendi'nin de Şeyh Hasan Efendi'den ilk medrese eğtimini aldığını görüyoruz. Şeyh Mustafa Efendi'nin ablası Halime Hanım'ın Şeyh Hasan Palevi'nin hanımı olduğunu ayrıca hatırlatmak isterim.

* Aslen Guevdere mıntıkasında yer alan Ardürek köyünden olup, Mirahmedan köyünde türbesi bulunan Hacı Cuma Efendi de Şeyh Hasan Efendi'nin talebesidir. Hacı Cuma Efendi büyük bir alim olup, irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Palu'lu Şeyh Haydar Baba da Kadirî tarikatına girmeden evvel son ilmini Hacı Cuma Efendi'nin yanında tamamlar.

* İsim listesi fazlaca uzamasın diye bu kadarıyla sınırlı tutuyorum.

* Ayrıca Şeyh Hasan Efendi kendi döneminde bölgede dini bir otorite olarak kabul görürdü.

* O dönemde ile ilgili bir çok sorunun islam dini/hukuki kurallarına göre çözümü için fetvasına başvurulan dönemin birkaç aliminden biriydi. Şeyh Hasan Efendi'nin fetva vesikaları şeyhül-islam kurumu tarafından da(dönemin en yüksek diyanet kurumu) emsal gösterilerek itibar edilirdi.

* Şeyh Hasan Efendi'ye seydamı, ustad u mauazzamamı, asrın mükemmel insanımı hangi payeyi ve mertebeyi veriseniz verin o yaşadığı dönemde hocaların hocasıydı.


ŞEYH HASAN EFENDİ'Yİ YAZARKEN YARARLANDIĞIM KAYNAKLAR

1) Şeyh Hasan Efendi'yi yazarken en önemli kaynağım kuşkusuz halen Palu'da yaşamını sürdüren torunu Şeyh Zülküf Efendi'dir. Şeyh Zülküf Efendi, kendisiyle yaptığım telefon görüşmelerinde sağolsun istediğim tüm bilgileri bana detaylarıyla aktardı. Şeyh Zülküf de tıpkı dedesi gibi bir din adamıdır.

* Şeyh Zülküf efendi, Şeyh Şemseddin Efendi'nin oğlu, Şeyh Şemseddin Efendi de merhum kürd siyasetçisi Şeyh Ali Rıza Septioğlu'nun abisidir.

* Şeyh Şemseddin Efendi ve Ali Rıza Septioğlu merhum Şeyh Sadi Efendi'nin çocuklarıdır. Şeyh Sadi Efendi de cumhuriyet döneminde Palu müftülüğü yapmış olup, Şeyh Hasan Efendi'nin oğludur.

2) Yine Şeyh Hasan Efendi'nin torunu olan Şeyh Feyzullah Deniz'in Mızgin dergisinin 46. sayısında yıllar önce vermiş olduğu röportajın çok önemli bilgiler içerdiğini, benim ikinci yazılı kaynağım olduğunu belirtmek isterim.
* Mızgin dergisi malumunuz şu anda faaliyette değildir. Ben bu röportajı yıllar önce arşivime eklemiştim. Bu röportajda da torunu dedesi hakkında çok önemli tarihi ve siyasi mesajlar vermiştir.
* Şeyh Feyzullah Efendi, 1925 hareketinden sonra gelip, ailece Kanireş/Sağnis köyüne yerleşen Şeyh Nizameddin Deniz'in oğludur. Şeyh Nizameddin Efendi ise 1925 hareketinde Palu'da türk askerlerince şehid edilen Şeyh Mehmet Şerif'in oğludur.
* Şeyh Mehmet Şerif Efendi de Şeyh Hasan Efendi'nin oğludur.

3) Şeyh Hasan üzerine 3. kaynak olarak 49'lar tutuklamasında yargılanan kürt hukukçu Feyzullah Demirtaş'ın Palu ve Mırdasi Beyleri adlı kitabından faydalandım.
* Feyzullah Demirtaş aynı zamanda anne tarafından Şeyh Hasan Efendi'nin torunudur.
* Babası ise Palu beylerinden Kara Cimşit beylerindendir. Feyzullah Bey'le defalarca telefonla görüşerek Şeyh Hasan hakkında bilgi edinmeye çalıştım.
* Feyzullah Bey, sağolsun sözlü bilgilerini aktardığı gibi kitabını da bana yolladı. Kitapta dedesi sayılan Şeyh Hasan ve ailesiyle ilgili çok detaylı bilgiler vermektedir.

4) Şeyh Hasan'la ilgili bilgiler veren kürd kaynaklarında 1910 yıllarının başında İttihat ve Terraki zulümünden kaçarak bir dönem Çolig ve çevresinde saklandığı yazılıdır.

* Bu bölge Gılbe, Şirnan köyleri ile Sancak nahiyesi ve çevresidir. Bu bölgenin insanlarından Gılbeli Hacı Paşa Çetkin'in yıllar önce bana aktardığı bilgileri Sancak'in Lek köyünden olup tarih üzerine araştırma ve inceleme çalışmaları yapan değerli hemşerim Yasin Lek'e, ayrıca döneme vakıf olan başka yaşlı insanlara da teyid etirdim.

Kısaca Şeyh Hasan üzerine yazılı kaynaklarım bunlardır. Bu bilgileri mümkün olduğunca rafine ederek kayıt altına almaya çalıştım.


ŞEYH HASAN EFENDİ'NİN EĞİTİMİ, AİLESİ VE KENDİSİ HAKKINDA BİLGİLER

* Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Ali Septioğlu'nun en büyük oğlu olarak 1830'lu yılların başında dünyaya gelir.
* Şeyh Ali iki evlilik yapar. İlk evliliği Palu/Ekrag köyünden babası Key Yıbun, annesi Kelaxsili Ali Xoce'nin kız kardeşi olan Ayşe Hanım'la evlenir.
* İkinci evliliğinide Solxan'da Malle Kal yani Melekan Şeyhlerinin atası sayılan aileden Esma Hanım'la yapar.
* Şeyh Hasan Efendi'nin annesi Esma Hanım'dır.
* Şeyh Ali Septi'nin 5 erkek, 1 kız çocuğu vardır. Erkek çocuklarının isimleri; Şeyh Hasan Naki (1833-1918) Şeyh Muhammed Nasih Efendi (1835-1873), Şeyh Hüseyin Zeki (1848-1914), Şeyh Mahmut Efendi (Şeyh Said'in babası), Şeyh İbrahim (Kıdo) ve bir de kız kardeşleri vardır.
* Şeyh Hasan Efendi, zamanın en büyük din alimlerinden biri olup, ara dönemler hariç ölünceye kadar Palu müftülüğü yapmıştır.
* Şeyh Hasan Efendi 7 evlilik yapmıştır. Bu evlilikleri 1) Halime Hanım, Çan'lı Şeyh Ahmed'in kızı, 2) Solmaz Hatun, Oxri ağalarından Zeynel Ağa'nın kızı, 3) Kanireşli Güllü Hanım, 4)Kudret Hanım, 5) Fatma Hanım. Diğer iki eşinin isimlerini öğrenemedim.

* Şeyh Hasan Efendi'nin 5 erkek, 7 kız cocuğu vardı. Erkek çocukları; 1)Şeyh Ali Rıza (küçük efendi), 2)Şeyh Mehmet Şerif Efendi, 3) Şeyh Feyzullah Efendi, 4) Şeyh Abdulkadir Efendi, 5) Şeyh Sadi Efendi,

* Kız çocukları; Sıddıka, Rabia, Hayriye, Zekiye, Feride, Yümnüye ve Zöhre olmak üzere toplam 7 kız cocuğu vardır.

***

* Şeyh Hasan Efendi medrese tahsilini 12 yaşına kadar babası Şeyh Ali Septi'nin yanında Palu'da yapmıştır. Daha sonra bir müddet Lice'ye gidiyor ve Dareheni sancağında merbut (bağlı) Meneşkurd (Solaxan) cihetinde, Muş sancağı dahilinde çeşitli medreselerde okumuş,
* En son Göynük (Agnit) nahiye müderrisi Feyzullah Efendi Hacıyanli'nın yanında tedrisatını ikmal ederek icazetini ondan almıştır. İcazeti aldığı tarih hicri 1297, miladi 1880 yılına tekabül eder.
* Molla Feyzullah Efendi dönemin en seçkin alimlerindendir, aslen Zıkte'nin Girnos köyünden olup Haciyan'a göç etmiştir. Gırnos, 1925 hareketinde tarihi bir köy olup, meşhur Kolos Ağa'nın köyüdür.
* Molla Feyzullah Efendi'nin halen Haciyan köyünde yakın akrabaları vardır, ailesinin günümüzdeki soyadları Kaya'dır.


ŞEYH HASAN EFENDİ'NİN PALU MÜFTÜLÜĞÜ VE ŞEYHÜL İSLAM KURUMUNA KENDİSİ HAKKINDA VERDİĞİ BİLGİLER

* Şeyh Hasan Efendi'nin Osmanlı döneminde mesleğini icra etmek için Şeyh ul islam kurumuna kendisiyle ilgili verdiği bazi bilgileri osmanlıcadan, günümüz türkçesine sadeleştirerek vermek istiyorum.

- İcazetimi hicri 1297 yılında almışım,
- Resmi lisanım, Osmanlıca olmakla beraber anadilim kürdçe olup, bu lisanların yanında farsça, arapça, osmanlıca, kürdçe'nin kurmanci ve kırdki/zazaki lisanlarını hem yazıp, hem de konuşabiliyorum.
- Resmi ve matbu basılı kitabım veya eserim yoktur.
- Ancak, elimde yazdığım mantık, müsbet, hakimiye ve hükme dair 6,7 varaka/havi (kapsayan) bir risaleler nadide (az bulunan, örülmemiş) telif (yazmak) etmişim.
- Adım Hasan Naki'dir. (Naki = temiz, pak, arif ) anlamındadır.
- İlim tahsilimi ilkin pederim Şeyh Ali Septi'den aldım. Pederim Mevlana Halidi Bağdadi'nin Şeyhül islam Osmanlıya verdiği şöhretindendir.
- Pederim Şeyh Ali Septi fetva emini görevini yapmış, Palu'da Eblaşiye "Iblaşiye" medresesinde müderrislik, vaaz görevlerinde bulunmuş,
- Şeyh Ali Efendi maaş'lı değildi, rütbesi yoktu.
- Pederim Şeyh Ali Kurdistan havalisinde irşat ilmiyle meşguldur. Hicri 1265, miladi 1849 tarihinde,
- Şeyh Hasan efendi devamla, ben Palu/Kasımiye camiyi şerifte görevli olup, aynı mahallenin nufusuna kayıtlıyım.
- Şeyh Hasan Efendi devamla, Harputlu Hacı Hamid Efendi'nin Mevlana Xalit hazretlerinin iradeli-cüziye risalesinin şerhine 20 varakaya mütecaviz (aşan ) bir haşiye eserim (yorumlu, açıklamalı) vardır.
- Ayrıca 20 sayfalık Astronomi üzerine (Rüyetli-Hilal) basılmamış bir eserim de vardır.


ŞEYH HASAN EFENDİ'NİN SİYASİ YÖNÜ İLE İLGİLİ BİLGİLER

* Şeyh Hasan Efendi'nin torunu olan Şeyh Feyzullah Efendi (Deniz) Çolig merkezde, aşağı çarşıda ikamet ediyordu. Geçen yıl vefat ettiğini duydum. Kürd meselesi ve tarihi konularında çok birikimli biri olduğunu herkes bilir. Yakın dönemde Çolig ve Amed'de kürd tarihi ve sorunu üzerine seminerler vermiştir. Ben de kendisini yakinen tanıyordum. Amcası Şeyh Mahmud ve Şeyh Mustafa'yla beraber 1960-70 li yıllarda Çolig'de defalarca misafirimiz olmuştu. Avrupa'ya çıkarken de kürd tarihi üzerine bir kaç kitabımı da kendisine hediye ederek ayrılmıştım. Bakın dedesi Şeyh Hasan'la ilgili İttihat ve Terraki'nin ırkçı ve şoven uygulamalarına karşı o dönem yaşadıklarını torununa atfen aşağıya aktarıyorum:

Dedem, yani Şêx Said’in amcası Şêx Hasan Efendi, İslam âleminde Reis-ul Ulema, yani ulemanın büyüğü olarak seçilmişti. Şêx Hasan Efendi, bilfiil meşrutiyete karşı çıkıyordu. Şêx Hasan, o zaman Palo’dan Erzurum’a gitmek üzere hareket eder. Şêx Hasan Efendi, Göynük’e gelirken ilk istişaresini gizli olarak Mela Selim’le (Bitlis hareketinin lideri) yapar. Ona: “Ben Erzurum’a gidiyorum, benden habersiz hareket etmeyin, kendinizi ele vermeyin. İkinci bir cevabım geldiğinde, hareketi başlatırsınız.” Şêx Hasen Efendi Erzurum’a gidince Meşrutiyet’i kabul etmeyen ulemanın idam sehpasında olduğunu görür. Bunun üzerine ulema perişan bir halde dehşete düşmüştür, Şêx Hasan Efendi dönmek zorunda kalır. Benim dedem Şêx Mehmet Efendi ile orda karşılaşır. Dedem Şêx Hasan Efendi’ye diyor ki: “Baba, Palu kaymakamı gizli olarak kardeşime demiştir ki efendi nerdeyse, kendisini saklasın. Efendinin idam kararı gelmiştir. Gizliden takip ediliyor.” Dedem, babasını Sancak’ın Gilbe aşiretinin içerisine saklar. Şêx Hasan Efendi bir sene Gilbede kalır. Dört sene de Palo’nun Caro köyünde kalır. 1915’de genel affın çıkmasıyla Şêx Hasan Efendi dışarı çıkar.

Daha sonra Seydayê Mele Selim Gews ailesiyle ittifak yapar. Şêx Şahabettin onlarla görüşürken istihbarat Osmanlı’ya haber ulaştırır. Dolayısıyla kıyam erken patlak verir.

Mızgîn Dergisi: Şêx Hasan Efendi, Mela Selim’i Bitlis’e gönderirken kendisi de ayrıca bir hazırlık yapıyor. Sonrasında daha büyük bir şey oluşturmak için mi?

Şêx Feyzullah: Kendisi Mela Selim’i Bitlis’e gönderirken o da Erzurum’a gidiyor. Orada bazı hazırlıklar yapmak için. Gaye büyük bir kıyamdır meşrutiyet’in önlenmesi için. Mela Selim’in arkadaşları yakalanınca o kurtuluyor, Rus elçiliğine sığınıyor. 1914’e kadar Mela Selim Bitlis’te Rus elçiliğinde kalıyor. Birinci Cihan Harbi’nin başlangıcı ile Ruslar, Rus elçiliğini kapatıp giderken, Seyda’ya diyorlar ki: “Osmanlılar sizi idam ederler bizimle beraber gelin Rusya’ya gidelim.” Onun öncesinde Bedirxan ailesinden Abdurrezak Bedirxanoğlu, Rus elçiliğinde Seyda ile görüşüyor. Seyda’yı görmeden evvel Tiflis Konferansı’nda bulunmuş. Bu konferansta Kürt Mela Eli İhsan Paşa, Abdurrezak Bedirxan ve Şêx Mahmut Berzenci, Rus Genelkurmay Başkanı General Nigaro ile görüşüyorlar. Yani I. Cihan Harbi öncesinde Kürtlerin mukadderatının ne olacağı üzerine konuşuyorlar. Abdurrezak Bedirxan, orada konuşulanları Seyda’ya anlatıyor. Bu nedenle Seyda elçilikle Rusya’ya gitmiyor. Gitmeyince bazı kimseler seydayı şikâyet ederler. Şikâyet üzerine Mela Selim’i de idam ederler.

Mizgîn Dergisi: Şêx Said kıyamının bir provokasyonla başladığı biliniyor. Demek ki ondan önceki dönemde de böylesi provokasyonlar olmuştu.

Şêx Feyzullah: Evet, Piran’da o provokasyonun patlaması gibi Meşrutiyet’in ilanında Şêx Hasan Efendi’nin şahsında Şark ulemalarının tasfiye edilmesi için bazı siyasi senaryolar, bazı provokasyonlar yapılıyordu. İşte o provokasyonlar ile Bitlis Kıyamı da doğmadan bastırılıyor. Mela Selim de bu sürecin sonunda yapılan şikâyetlerden dolayı yakalanıp idam ediliyor.


***

* Şeyh Hasan Efendi'nin Çolig'in Gılbe köyünde Hacı Paşa Çetkin'in evinde bir yıl kaldığını dedesine atfen bana aktarmıştı.
* Bunun yanında Şeyh Zülküf Efendi dedesinin 40 gün Gılbe'de kaldığını ve çıkan afla Palu'ya tekrar geri döndüğünü ifade etti.
* Şeyh Hasan Efendi'nin Çolig'in Sancak çevresinde kaldığına dair bir başka detaylı bilgi hem de büyüklerine atfen, hemşehrim Yasin Bayanay tarafından bana aktarıldı.

Yasin Bayanay'ın bana aktardığı bilgileri kısaca size aktarayım:

"1910 yılında Ulemanın idamına karar verilir, İdam kararı verilenlerden biri de Şeyh Said'in amcası Şeyh Hasan'dır.

Şeyh Hasan verilen idam kararı Solhan bölgesinde öğrenir. Oradan Karer üzerinden Sancak bölgesine geçer. İlk olarak Sancağın Şirnan (Gêlun-Ewas) köyü ile Mergmir arasındaki ormanlı alanda bulunan Mêlkan mezrasında Bezgan ailesine (Barcadurmuş) konuk olur ve kısa bir süre orda kalır.

O tarihlerde Mêlkan iki veya üç aile yaşamaktaydılar. Sancak bölgesinde dini hasasiyetleri olan Şirnun'lılar gidip Şêx Hasanı Mêlkun'dan Şîrnun'a getiriyorlar. Fakak maddi yönden çok yoksun olan şirnanlılar Şêx'î idare etmekten zorlaniyorlar.

Bölgenin tanınmiş aileleri ve bölgede varlıklı olarak bilinen Lek-ağaları karar alıp Şêx Hasanı Lek köyüne getiriyorlar. O günün koşullarına göre Lek ağalarının en varlıklı ailesi sayılan Kasım ağanın tornu Alî dir. Şêx Hasan'ı Kasım Ağa mezrasında Alî'yê Mustefê'nin yanına yerleştiriyorlar.

Şêx Hasan'ın kısa bir süreliğine oraya yerleşmesi ile Kasım ağa mezrası, Şêx Hasan mezrası olarak isim değiştiriyor, Günümüzde halk o mezraya Şêx Hasan Mezrası diyor. Ayriyeten aynı yerde Şêx'ın yapmış olduğu ev için halen "Kılê-Şêx" yada "Xırba-Şêx" diyorlar. Çeltik ektiği yere de "vêr-Rızun" deniliyorlar."


Yasin Bayanay devamla şu bilgileri aktardı:

"Şêx Hasan aranıyordu, bizim bölgemizde nasıl serbest dolaşıyordu sorusuna açıklık getirmek istiyorum.

Şêx Hasan Sancak bölgesine geldiğinde arandığını gizli tutmuşlar, halk arasına öyle bir haber yayılmamış. Öte yandan, sizin de malumunuzdur ki 1910'lu yıllarda Çabakçur merkezde Mıtoli (Mütevellizade) ailesi yarım hükümet kadar etkilidirler. Onların onayı olmadan askerlerin gidip Şêx Hasan Efendi'yi Lek köyünden alıp getirmeleri mümkün değildir. Ayriyeten yapılan her ihbardan, şikayettten mutlaka Mıtolu ailesi haberdar olurdu ve gerektiğinde önleyebilirlerdi. Kısaca Şeyh Hasan Efendi'nin korunmasında Mütevellizade ailesinin rolü olduğunu düşünüyorum.

Şeyh Hasan Efendi'ye ilişkin bu bilgileri Şirnan'ın Melkan mezrasında "Bezgan" ailesinden Abdullah Barcadurmuş'ta teyyid etirdim. Abdullah Barcadurmuş Şeyh Hasan Efendi'yle olan bu tarihi dostluklarından dolayı torunu Ali Rıza Septioğlu ile sonraki yıllarda kirvelik yaptıklarını da söyledi."



ŞEYH HASAN EFENDİ'NİN HER YIL DÜZENLEDİĞİ SEFERLER VE ŞEYH SAİD HAREKETİNDE ŞEHİD OLAN ÇOCUKLARI

* Şeyh Hasan Efendi her yıl mutlaka bir defa Çolig, Kanireş, Solxan, Hınıs Kolhisar başta olmak üzere sefer düzenlerdi. Bu seferlerine giderken beraberinde mutlaka iki sofisi eşlik eder, ayrıca kitaplarını ve özel eşyalarını yanına alırdı.
* Şeyh Hasan Efendi'nin yanından ayırmadığı bu iki sofisinden biri Mella Hesan Palu'nun Mehman köyünden, ikinci sofisi de Çolig'in Çan köyünden Hafiz Efendi'ydi.
* Şeyh Hasan bu seferleri esnasında kaldıği yerlerdeki medreselere uğrar, dönemin din adamları çeşitli ihtilafları Şeyh Hasan Efendi'ye götürürlerdi. Şeyh Hasan Efendi bu sorunları islam hukuku açısından verdigi fetvalarla çözerek, toplumsal barışa katkı sunardı.
* Şeyh Hasan Efendi'nin iki oğlu 1925 Şeyh Said hareketinde türk askerlerince kurşuna dizilerek şehid edilirler. Bu oğularından Şeyh Ali Rıza (Küçük Efendi) şu andaki Gülüşkür köprüsünün bulunduğu yerde, içlerinde beylerin de bulunduğu o dönemin Palu ileri gelenleri olmak üzere onlarca kişiyle beraber katledilirler. Bu katliamdan yaralı olarak kurtulanlardan Abdullah Demirtaş daha sonra 1950-54 yılları arasında Elazığ'dan DP milletvekili seçilir. Bu seçimlerde Dr. Nureddin Zaza'nın abisi Suphi Ergene de Elazığ'dan mebus olur.

* Şeyh Hasan Efendi'nin bir başka oğlu Şeyh M. Şerif Efendi de Palu'da yine türk askerlerince şehid edilir. Şeyh Şerif Efendi'nin çocukları ve torunları günümüzde Kanireşin/Sağnis köyünde ikamet etmektedirler. Ailenin günümüzdeki soyadları Deniz'dir.

* Şeyh Hasan Efendi'nin diğer çocuklarından örneğin Şeyh Sadi Efendi de (Ali Rıza Septioğlu'nun babası) yaklaşık 7 yıl Kurdistan dağlarında ağırlıklı olarak Palu ve çevresinde firari olarak yaşamak zorunda kalır. Türk ordusu gerek onun ve gerekse büyük oğlu Şeyh Şemseddin Efendi hakkında tıpkı abileri gibi ölüm kararı almışlardır. 1933 yılında çıkarılan afla ceza almaktan kurtulup, özgürleşirler.

* Şeyh Hasan Efendi 1918 yılında vefat eder. Babası Şeyh Ali Efendi'nin yanında metfundur. Vefat ettiğinde 80 yaşın üstündeydi.

***

* Seyh Hasan Efendi'nin hem siyasi ve hem de dini konularda bir otorite olduğunu bu araştırmada görebiliyoruz.
* Çünkü İttihat ve Terraki'nin baş düşman saydığı Şeyh Hasan Efendi ile Bidlis ayaklanmasının lideri Mela Selim'e "Dimili" (Zikteli Mela Selim) arasındaki dostluk ve siyasi ilişkiler çok eskiye dayanır. Mela Selim bunun bedelini idam edilmek suretiyle şehadete ulaşarak öder. Şeyh Hasan da o dönemde idam cezasına çarptırılır, kürd halkı tarafından korumaya alınır. İttihatçılar yönetimden uzaklaşınca ceza almaktan kurtulur.
* Şeyh Hasan, ittihatçıların cirit attığı dönemlerde 85, Mela Selim tahminen 70, Said-i Nursi o dönemlerde daha 35-40 yaşlarındadır.

* İttihat ve Terraki'nin hedefine seçilen bu iki kürd Ru-Spi'sinin aksine ,Said-i Nursi o dönemlerde İttihat ve Terrakici paşalarla çok samimidir ve hareketin üyesi olur. Said-i Nursi, ittihatçılar tarafından hem Selanik hemde Trablusgarp' taki mitinglerine götürülüp konuşturulur. Kürd ulemasının o dönemdeki çelişkilerini görebiliyormusunuz? Said-i Nursi bu ırkçı-şoven ve gerici zihniyetin politikalarını geçte olsa anlayıp, ilişkilerini koparır. Said-i Nursi pişmanlığını da dile getirir. Said-i Nursi için dile getirilmiş bulunan, ilk Said "Nursi", son Said "Kurdi" kavramlarının menşei bu dönemdeki yaşanan politik olaylara dayanmaktadır.

* Said-i Nursi'nin ittihatçılar konusunda yanılmasını genç ve tecrübesizliğine bağlayanlar da vardır.

* Said-i Kurdi'nin 1925 Şeyh Said hareketinde de tarafsız kalıp, harekete destek vermemesine rağmen kemalistlerin ırkçı-şoven gazabından kurtulmadığına tanık oluyoruz.

* Bir Kürd RU SPI'si olarak Şeyh Hasan ve Mela Selim'e "Dimili"nin ittihatçılar dönemindeki öngörüsü ve Kurdistani çıkışlarından dolayı bu olayın önemine dikkat çektim.

* Şeyh Hasan üzerine yazılı ve sözlü kayıtlardaki bilgilerin doğruluğunda ittifak olmadığını gördüm.

* Çok yakın torunları arasında dahi görüş farklılıklarının olduğuna tanık oldum. Bir torunu dedesinin davası ve yaşamı hakkında olaya Kurdistani bir yaklaşım gösterirken bir diğer torunu olaya dini bir perspektiften bakıyor.

* Tabi tüm bu yorum ve değerlendirmeleri bir zenginlik olarak görüp, rafine etmek gerekir diye düşünmekteyim.


Son söz olarak;

Bir kürd uleması olan Şeyh Hasan Septioğlu hakkında söylenen, yazılan bilgileri sınırlı da olsa kayıt altına alarak kaybolmaktan kurtardığıma inanıyorum. Ehmede Xani, Feqi Teyran, Seydaye Cizîrî geleneğinin Kurdistan medreselerindeki yakın dönem temsilcisi olarak kabul gören Şeyh Hasan Palevî'nin ruhu şad olsun.































9 Mart 2013

KO SPI



                    KO SPI  ( AK DAG) PALU,DAREHENI,QAREBEGAN ÜCGENI
                          HIRYE LEZGI /KIRDKI = ÜC CATAL VEYA ÜCGEN
                                                     ANLAMINDADIR








                                                         Ko Spi ( Akdag)







                               XEYLUN GUEWDERI /XEYLUN U KEBIR (BÜYÜKCALTI KÖYÜ)






                                                XEYLUN GUEWDERI










Yusuf Ziya Döger

CELİL ÇAVUŞ
- 1873 yılında doğdu. Babası Guêw köyünden Molla Wusfo ailesine mensup Feh AHMET’tir. Annsi Guêw köyünden Aslonon ailesine mensup Köse’nin oğlu Besê idi.
- 1879 yılında 6 yaşında iken babasını kaybetti. 5veye 6 kardeştiler. Kardeşlerin en küçüğü idi
- Babasının ölümden sonra annesinin bir başkası ile evlendiği biliniyor. Ama kimle evlendiğini bilmiyoruz.
- Ağabeyinlerin en büyüğü olan Hasan Gaçır denilen köyde imamlık yapıyormuş. Diğerleri hakkında bir bilgi edinilemedi. Ancak isimleri Mehmet, Ömer…
- Seferberlik döneminde sağ kalan amcası FEQİ TAHİR’in kızı Fatma Amca çocuklarından oluyşan 12 aile olarak yola çıktıklarını sonuçta sağ kalan ve haber alınan tek kişi.
- Amcazadelerinden mola Said tarafından 12 yaşına kadar büyütüldü.
- Akrabası Faris amca (Köyden HESENO denilen aileye mensup) ile beraber 1885 yılında Diyarbakır’a ticaret için gitti. Ancak geceledikleri bir yerde Faris amca onu tek başına bıraktı.
- Parasız ve kimsesiz kaldı, ilk önce su satarak biraz para kazandı. Bir kervanla yola çıktı anlatımına göre İzmir’e gitti.
- Bir gece ansızın yüreğini kaplayan anne özlemi nedeniyle geri döndü. 3 aylık bir süre içersinde Erzurum ve Muş üzerinden Köye döndü. 1897 yılında 24 yaşındaydı.
- Dönüşünde Yolu üzerinde Was WIS EMRO ile evli olan amcazadesinin kızı (Molla Abdulmecid’in kız Kardeşi) BERİKA’nın kocası FEEHMED’in oğlu Celil’in dönüşü şerefine 12 hayvan kesti.
- 1yıl köyde kaldı ve 6 ay da amcası Molla Said’in yanında kaldı.
- 1900 yıllarının başında 25- 26 yaşında iken Köyden tekrar ayrıldı. Nedeni bilinmiyor. Muhtemelen askerlik görevi için. İstanbul’a kadar gittiği ve 7 yıllık bir süre zarfını kapsayan bir dönemdir.
- Buradan birinci Dünya şavaşı nedeniyle güneye gönderildiği aktarıldığına göre Mekke’ye 4 günlük bir yürüme mesafesinde oldukları bir yer. Muhtemelen Yemen veya kanal cephesidir.
- Ve Siirt’e görevli olarak geldiği orada yakılan hanımı Hanife ile 40 yaşından sonra evlendiği biliniyor. Evli kaldığı süreye göre 1915 - 1916 yılında evlenmiş olması muhtemeldir.
- Buradan muhtemelen 1917 yılında Bingöl’un FEXRAN köyüne tayin edildi. Hanımını Siirt’te bıraktı ancak 8 – 10 ay sonra gidip hanımını alabildi. Eldeki bilgilere göre Hanife bir daha memleketine dönemedi.
- FEXRAN’da 7 yıl emekli oluncaya kadar kaldı. Orada bir başak kadın Gülizar ile ikinci evliliğini yaptı. GuêW’e döndüğünde iki hanımı arasındaki bir sıkıntıdan dolayı Güzlizar ‘ı boşadı.
- 1923-24 yıllarında emekli olmuştur. Emekli olup köye dönünce ticarete başladı.
- yakılma olayından 10 ay sonra Saibe ile evlendi. Soyunun devamını sağlayan kadın.
- Ölümünden 6 ay önce bir acı daha yaşadı En büyük oğlu Mehmet köyde yanarak öldü.
- Geriye iki oğul bıraktı Abdullah ve Ahmet. Öldüğünde Hanımı Saibe hamile idi 6 ay sonra kızı Zekiye(Derdiye) doğdu.
- 1936 yılında 12 Kanuni sani de 63 yaşında öldü.



++++++++++++++++++++++

Yusuf Ziya Döger

CELİL ÇAVUŞ
Feqi Ahmed’in erkek çocuğu olarak 5. veya 6. oğlu olan Abdulcelil 1872 yılında doğdu. Babası Guêw köyünden Molla Wusfo ailesine mensup olup aile Gort mezrasında yaşamaktaydı. Çünkü Feqi Ahmed’in babası Molla Abdulgafur ve onun babası olan Molla Hasan Gört mezrası Sugêzekon mezarlığında metfundurlar. Annesi ise Guêw köyünden Aslonon ailesine mensup Köse’nin kızı Besê idi.
Abdulcelil kardeşlerinin en küçüğü idi. 1878 yılında 6 yaşında iken babası vefat eder. Babasının vefatından sonra ne kadar olduğu bilinmese de annesinin evlendiği biliniyor. Ama kimle evlendiğini bilmiyoruz. Kardeşlerin en küçüğü olan Abdulcelil ve diğer kardeşleriyle birlikte Amca zadesi olan Molla Sait (TAŞÇI) tarafından büyütüldükleri biliniyor. O dönemde Molla Said amca Sağak mezrasında bulunuyordu.
Molla Said’in küçük Abdulcelil’i çok sevdiği ve kadınların onu ellerinin önünde kullanmasına izin vermediği kendisi tarafından aktarılmıştır.
Kardeşlerin en büyüğü olan Molla Hasan bugün Yenidal köyüne bağlı olan Gaçır denilen köyde imamlık yaptığını biliyoruz. Seferberlik döneminde kuzey batıya doğru gittiği ve kendisinden haber alınamamıştır. (daha sonraları yakın köylerden birisinin Sivas bçlgesinde onun çocuklarıyla karşılaştığı anlatılır.) Diğerleri hakkında bir bilgi edinilemedi. Ancak isimleri Mehmet, Ömer…
Seferberlik döneminde sağ kalan amcası FEQİ TAHİR’İN kızı Fatma’nın anlattığına göre Amca çocuklarından oluşan 12 aile birlikte yola çıktıklarını (ancak bunlardan sonuçta sağ kalan ve haber alınan tek kişi.) Babasının Mışmış denilen yerde vefat ettiğini daha sonra annesinin de vefat etiğini bildirir.
Amcazadelerinden Molla Said tarafından 12 yaşına kadar büyütüldü. Bu dönemde köyden Hesênon ailesine mensup Akrabası Faris amca ile beraber 1884 yılında Diyarbakır’a doğru bir kervan gittikleri ancak geceledikleri bir yerde Faris amca onun eşyalarını da alarak onu tek başına bırakmıştır. Kendisi olayı şöyle anlatır. “Gecelediğimiz bir yerde altımıza palto sererek yatmıştık uyandığımda paltonun kesildiği sadece bir kolun altımda olduğunu fark ettim”.
- Parasız ve kimsesiz kaldı, ilk önce su satarak biraz para kazandı. Bir kervanla yola çıktı anlatımına göre İzmir’e gitti.


++++++++++++++++++++++



Bilinmeyen Roboské Guéw - ll

   
- 04/01/2013 - 05:25   

Bingöl’ün Solhan ilçesi Bozkanat köyünün bugün bir mezrası olan Güéw 1925 tarihinde gerçekleşen Şeyh Said ayaklanmasına bölgenin verdiği destek nedeniyle daha sonra devlet tarafından, bölgenin cezalandırılıp, etkisizleştirilerek insansızlaştırılmasını amaçlayan Bicar Tenkil Hareketi çerçevesinde katliama uğramış köylerden sadece biridir.

Gerçekleştirilen harekât; Hani bölgesini, Lice’nin Kuzeyini, Kulp’un Batısını, Murat Nehri’nin Güney kısmını ve Palu’nun Doğusu'nu içine alan yerleşim alanlarını kapsamıştır. Guêw bu alanda gerçekleştirilen katliamların sadece bir köyü kapsayan halkasıdır.

Devlet, harekâtın resmi gerekçesi olarak, Şeyh Said ayaklanmasında faal olarak rol oynayıp bu süre zarfında yakalanamayan kişilerin söz konusu sınırlar içersinde saklandığı ve yöre halkının da bunları barındırarak beslediğine yönelik iddia olarak ortaya koyar. (Ömêre Faro, Yadoyı Dimbıllı, ve Eminê Mıko grupları buna delil gösterilir.)

Bölgedeki dağ ve mağaralara saklandığı iddia edilen yaklaşık 2000-2500 civarındaki kişinin temizlenmesi maksadıyla 7 Ekim 1927 tarihinde Elazığ’daki 8. Kolordu tarafından görevlendirilen Albay Mustafa Muğlalı (33 kurşun olayında Generaldir. İdama mahkûm edilir.) komutansında başlayan Bicar Tepeleme Harekâtı 17 Kasım 1927 tarihinde askeri birliklerin merkez üs olan Lice’ye dönmeleriyle sonuçlanır.

Guêw Katliamı, 13-22 Ekim arasındaki harekâtın ikinci aşamasında yer Seyfan, Ziktê, Arşik Dağı ve Arduşen’in batısındaki yerleşim yerlerinin ayaklanmacılardan arındırılmasını amaçlayan harekât sırasında gerçekleştirildi.  Bu bölgede ayaklanmacılara yataklık ettiği düşünülen 60 kadar köy yakıldı, en az 1500 kadar suçsuz köylü ya yakıldı veya öldürüldü.

Olayın tanık ve aktarıcılarının hepsinin söylediklerinde, katliamın gerçekleştirilme tarihini veren gün tam olarak belirlenememiştir. Ancak 13 ile 22 Ekim 1927 tarihleri arasında Genç ilçesinden aynı hat üzerinden Doğuya doğru olarak, Valêr’den başlanarak, Şemson, Gırnuês ve Solhan’a bağlı bir köy olan Guêw katliamları aşağı yukarı 48 saatlik süre içersinde peş peşe gerçekleştirilmiştir.

Guew Katliamı, 1927 yılının Ekim ayında toplam dört köyden 76 kadın ve çocuğun yakılarak, Guêw’den 11 erkeğin ise süngülenerek ve 1 erkeğin de köyde silahla vurularak öldürülmesinden müteşekkil, duygusal olarak trajedi ama hukuk ve insanlık tarihi açısından ise bir soykırımdır.

Şimdi bu olayı elimden geldiği kadarıyla ulaşabildiğim ve gördüğüm tanıklar ile tanıkların tanığı olan üst kuşağımdan çeşitli kişilerden derlediğim bilgiler ışığında açıklamaya çalışacağım. Temel amaç; katliama yönelik zihinler de sürekli olarak var olan acaba sorusunun gerçek cevabını ortaya koyup, kuşağımın ve gelecek kuşakların olayı daha net öğrenmesine ve anlamasına katkı sunup gerçeklerin belirlenmesidir.

Guêwliler suçsuz oldukları konusunda o gün kendilerinden o kadar emindiler ki köyü boşaltma ihtiyacı bile duymamışlardı. Ama ihtiyatı da elden bırakmayarak köyden Wısık Feqı’yi (Yusuf Döner) –ben kendisini gördüm- Gırnuês ve Genç bölgesine doğru gözetleme yapmak ve olup bitene yönelik bilgi toplamak amaçlı köyün üst kısmındaki hâkim bir noktaya göndermişlerdi.

Getirdiği bilgi ise şu idi, Genç’e (Köyün batısıdır) doğru birçok köyün yanmakta olduğu ve askeri birliklerin onda Gırnuês’i yakmakta olduklarıdır. Ancak 7 Ekimden itibaren Guêw’e daha önce iki sefer askeri müfreze gelmiş ayaklanmacılarla ve kaçaklarla ilgili bilgi sormuştu.

Guêwliler, ise özellikle Gırnuês firarilerinin (Kolos Ağa ve arkadaşları) daha önce köye geldiklerini ve köyde yaşananları olduğu gibi askerlere iletmişlerdi. Askerler de bunun sonucunda köylülere herhangi bir hakarette veya fiziki etkide bulunmadan köyden ayrılıp gittikleri için de bu durum köyde bir nevi suçsuz olduklarına ait güven duygusu oluşturmuştu.

Bu güven duygusu ile köydeki iki emekli askerın varlığı da dikkate alınarak, kadın, çocuk ve yaşlıların köyde kalmaları, ihtiyaten yetişkinlerin ve köyün ileri gelen şahsiyetlerinin ise köyden ayrılmaları şeklinde bir karar alındı.

Ancak bu durumdan haberdar olmayan sekiz köylü ise, köye ait bir ineğinin köyün batısında bulunan derin vadiye düşüp mahsur kalması sonucu onu kurtarmak için sabahın erken saatlerinde köyden ayrılmışlardı. (Bu grup yakalanır, süngülenen erkelerdir)

Bu çerçevede Molla Abdülkerim (Akçabey), Molla Abdulmecid (çiftçi) ile Kerim Feqi (Döner) ve küçük yaştaki oğlu Azizi (Molla Aziz Döner) –kendisini gördüm- de yanlarına alarak köyden ayrılıp Murat Nehri'nin karşı tarafında bulunan ve geçici yerleşim yeri olan Gört mezrasına giderler.

Yusuf Feqi (Döner) ile Hâcı Hasen (Çelik)- kendisini gördüm- Guêw ile Durnêı arasında yer alan Rınası denilen mevkiye gidip saklanırlar. Hacı Hamit Nar ve hanımı Zinê Yassy (Aral), Hacı Selim Hamid ve hanımı Dayâ Emêy (Doğulu) –dördünü de gördüm- ile Sayer’den Mahmut Êhm Res ve hanımı köyün doğusunda yer alan değirmende olduklarından köyden gelen silah seslerini duyunca değirmen bölgesinde saklanarak kurtulurlar.

Ayrıca Hacı Selim’in kızı Havva -kendisini gördüm- hasta olduğundan evde yatmakta imiş. Köylüler askerler tarafından toplatıldığında fark edilmemiş, evlerin yanışı sırasında uyanıp evin bir yangın nedeniyle yandığını düşünerek babasına haber vermek için değirmene gitmişti. Askerlerin köye gelişi sırasında köyde olup kurtulan üç kişiden biridir.

Katliamdan sağ kurtulan diğer köylüler ise o mevsimde hayvanlarıyla birlikte Murat nehrinin karşı tarafında bulunan Gört Mezrasında olmaları nedeniyle kurtulmuşlardır. Burası Meşe ağaçlarından oluşan ormanlık bir bölge olduğundan hayvanların kış yiyeceği açısından verimli bir yerdir.

Askeri Müfreze birliği, Şemsan Köyü'nden sonra Gırnuês Köyü'nü de yakarak Sayer Köyü'ne gelir ve burada karargâhını kurar. Bir manga asker Guêw Köyü'ne gönderilir. Diğer bir manga asker ise Seyfan mezrasına gönderilir

 Guêw’e gelen askerler köyün etrafını kuşatırlar, köyün içerisine inen bir grup asker kadın ve çocuklardan oluşan köylüleri sırayla evlerinden çıkartarak köy meydanında toplarlar.

Emekli askerlerden biri olan Celil Çavuş ise emekli olmuş ve köye gelip yerleşmiştir. Emekli olduktan sonra da ticaretle uğraşmaya başlamış ve köyde özellikle Diyarbakır’dan getirdiği tuhafiye ağırlıklı malların satıldığı bir dükkân açmıştı. Bu iki durumun verdiği güven onun kaçmaması için yeterli sebep idi. Dolayısıyla köyden ayrılmaya gerek duymamıştı.

Bir diğer emekli asker olan Mehmet Çavuş da askerlik görevini bir yıl kadar önce tamamlayıp köye gelip yerleşmiş ve o sırada kendisine köyde ev yaptırıyordu ki henüz evini bile tamamlayamamıştı. Bu durumun verdiği güven duygusundan dolayı o da köyden ayrılama ihtiyacı bile duymamış kişilerden biridir.

Guêw’li olmayan ama orda ikamet eden ayakkabıcı Husıg Leng’te işinden dolayı köyden ayrılmamıştır. Köyde sadece kadınlar, çocuklar, yaşlılar, Celil Çavuş, Mehmet Çavuş ve Husık Leng kalmıştır.

Askerlerden biri Mehmet Çavuş’u tanır ve "Sen aranıyorsun, kaç! Kurtul" senin fermanın verilmiş der. (İddia o kişinin daha önce Oğnut Köyünde onun emrinde askerlik yaptığıdır.)

Mehmet Çavuş cesareti ile bölgede ün yapmış bir kişidir. Durumun vahametini fark edince kimseye sezdirmeden köyü terk ederek daha önce köyün dışında sakladığı silahını almak için o bölgeye doğru harekete geçer.

Ancak silahına ulaşmadan köyü kuşatan askerler onun kaçtığını görürler, arkasına düşüp ateş açmaya başlarlar. Mehmet Çavuş bu sırada bacağından vurulur. Ama uzaklaşmaya devam eder. Peşine düşen askerler onu bugün mezarının tek başına bulunduğu noktada şehid ederler.

Köydeki askerler de tüm evleri ve barınakları yakarak kadınları, yaşlıları ve çocukları köyün ortasına toplarlar, Mahsur kalan ineği kurtarmaya giden sekiz köylü de köye gelirken köyün çevresini kuşatan askerler tarafından yakalanarak köye getirilir. Celil Çavuş ile onbir erkek, elleri arkadan bağlanarak köydeki yaşlılar, kadınlar ve çocuklarla birlikte Sayer Köyü'ne doğru yolla çıkarılırlar.

Anlatılanlardan anladığım kadarıyla yakalananlar köyden çıkarılıp Sayer’e götürülürken vakit artık güneş batımına yakındır. Çünkü katliam öncesi köyden çıkarılıp öldürülmeye götürülenlerden kurtulan Celil Çavuş dışındaki tek kişi olan Molla Abdulkerim’in kız kardeşi olan Hayriye şunu anlatır.

‘Bizi köyden erkeklerin ellerli bağlanmış bir şekilde çıkardılar. Sayer’e varmak üzereydik ayağıma diken battı onun çıkarmak için çöktüğümde karanlıktan dolayı o anda fark ettiğim arka –su kanalı- uzanıp saklanma fikri geldi aklıma. Öyle de yaptım ve beni fark eden de olmadı. Köylüler ve onların etraflarını saran askerler eşliğinde oradan uzaklaştıktan bir süre sonra köye doğru geri kaçtım…’

Bundan sonrası olaydan sağ kurtulan tek kişi olan dedem Celil Çavuş’un anlattıklarıdır.

‘Bizi Sayer’e kadar birlikte götürdüler ve orda erkekleri kadın, yaşlı ve çocuklardan ayırdılar. Seyfan Mezrasından da amca zadelerimin kadın ve çocuklarından oluşan on kişiyi Sayer’e getirmişlerdi. Gırnuês ve Sayer’den de yakalanabilenler orada tutulmaktaydılar.

Bizi kadın ve çocukların bulunduğu gruptan ayırdılar. Bunu görünce sahip olduğum askeri bilgiden de çıkardığım sonuçları dikkate aldım. O ana kadar öldürülmeyeceğimize olan umut ve inancımı yitirdim. Ve artık kesin bir şekilde öldürüleceğimize ilk kez orada kanaat getirdim ama kesinlikle kadın ve çocukların öldürüleceğine/yakılacağına ihtimal vermemiştim.

Bizi karargâhın kurulduğu noktaya götürdüler. Sıraya dizerek birbirimize bağladılar ve bir asker önden biri arkadan olmak üzere süngülemeye başladılar. Gerçi takdirimde yaşamak varmış ama ben askeri bilgimden de yararlanarak biraz erken davranarak ölmüş numarasına yattım. Buna rağmen vücudumun on üç yerinden süngülendim.

Herkesin öldüğüne kanaat getirilinceye kadar süngülemeye devam ettiler. Arkadaşlarımdan birisinin inlediğini fark etim. Komutan bir askere emir vererek başına büyük bir taşla vurulmasını emretti. Öyle de yapıldı. Sonra bizleri üst üste koyarak istiflediler. Üzerimizi de meşe yaprakları ile örterek bir süre sonra oradan uzaklaştılar.

Gecenin ilerleyen bir kısmına artık vardığımızı düşündüğüm ve uzun süreden beri de seslerden haber kesildiğinden cesetlerin arasından çıkarak bir şekilde oradan kaçmam gerektiğini düşünerek hareket ettim.  Oradan Murat nehrine doğru hareket ettim ve orman içersinde o anda Murat suyunun karşı tarafından gelmekte olanArif Êm (Ömeroğlu Arif ) karşılaştım. Bitkin bir haldeydim. Bana yardım ederek Seyfan’a doğru götürdü ve oradaki akrabalarım olan amcazadelerimin de yardımıyla sal ile Murat Nehri'nin karşı tarafına geçirdiler.  Ve Turna Tren İstasyonu'nun yukarısında bulunan Gört Mezrası komlarına götürdüler beni.

Durumu köylülere anlattım. Köylüler benim bakımımı kadınlara devrederek feryat figan içerisinde Murat Nehri'ni geçerek köyde olup biteni ve kadınların- çocukların akıbetini öğrenmek için köye gitmek üzere hareket ettiler.

Ancak ulaştıklarında köyün yakılmış virane haliyle karşılaşırlar. Ancak önemli olan kadın ve çocukların ne olduğudur onlar için.

Kadın ve çocuklarla ilgili yakılma anına ilişkin bilgiler askerlerle birlikte olan o günkü koruculardan olsa gerek ve Valer’li olduğu ileri sürülen ……. Adila’nın oğlunun anlattıklarıdır.

Kadın ve çocukları bir eve doldurdular önce ben gece hapis tutulmaları ve kaçmamaları için bir emniyet tedbiri olarak düşündüm. Ancak çevreden kuru ot getirerek (Kışlık hayvan yemi olarak biçilir köyde yeteri kadar vardı.) ve yanlarında bulunan benzini eve dökmeye başlayınca kadınların çığlıkları yükselmeye başladı.

Kadınların hepsi kendisinden daha çok çocuklarını kurtarma derdine düştü. Bir kadın komutanı istedi ve şunu söyledi. Ben köyde öldürdüğünüz Mehmet Çavuş’un hanımıyım ricam bu oğlumu yakmayın size üstümdeki tüm altınlarımı vereyim. Kocamın nesebi bari bu çocukla devam etmiş olur dedi.

Pazarlık komutan tarafından kabul edildi ama yangın harlanınca o çocuğu da tekrar ateşin içine attılar.

Kadın ve çocukların aramasına Köyde saklananlar, kurtulan Hayriye, Celil Çavuş ve Sayer’de saklanarak kurtulan kadının verdiği bilgiler doğrultusunda tüm ev ve ahırları yanmış Sayer evlerinden hangisine doldurularak yakıldıkları belirlenmeye çalışıldı.

Ancak iki gün hiçbir ize rastlanmadı.Hus Hez (Hezenin oğlu Hüseyin) yanan evinin enkazında yanmamış yiyecek ve buğday bulma ümidiyle toprağı eşelerken cesetlerle karşılaşır. Haber verir herkes toplanır. Öncelikli görüş herkesin kendi yakını alıp mezarlığına götürüp gömmesi şeklindedir. Ancak biraz toprak ayıklanınca bunun mümkün olmadığı fark edilir.

Cenazelerin orada olduğu gibi kalmalarına köylülerin ortak kararı çerçevesinde karar kılınır. Ev sahibine evin bedeli ödenmek istenir ama hiçbir bedel talep etmeden ;"Ben evimi bu şehitlere hibe ediyorum ve hiçbir ücret de talep etmiyorum" der.

Burası o günden beri bölgedeki herkes tarafından “xırbê hotayşeş şehido” (76 şehidin yeri) olarak bilinir.

Süngülenenler:

1-Husıq Leng . Tüm ailesi yakılmıştır. Sulbünden kimse kalmamıştır.

2-Mêhmed Emin (Akçabey),Molla Abdulkerim’in kardeşi. O gün Gört mezrasından annesinin peşine düşerek köye gelmiş ve yaklaşık oniki yaşındadır.

3-Dorıêş Bez(Kaynak), Tüm ailesi yakılmıştır. Sulbünden kimse kalmamıştır.

4-Hamid Sad Mıhmeyd Hêsen(Kaynak), Tüm ailesi yakılmıştır. Sulbünden kimse kalmamıştır.

5-Mahmud Ahmed Bêız(Kaynak), Kurtulan kadın Hayriye’nin Kocasıdır. Çocukları yoktur.

6-Selim Feqi Ali (Aral), Tüm ailesi yakılmıştır. Sulbünden kimse kalmamıştır.

7-Karbalık (Aral), Köy muhtarıdır. Dolayısıyla köyden ayrılmamıştır. Tüm ailesi yakılmıştır. Sulbünden kimse kalmamıştır.

8-Feq Mêhmeyd Mahmud Heseyn (Döner) Kerim, Yusuf ve Arif Döner’lerin babalarıdır.

9-Feqi Talip Mom (Çelik) Sad’ın kardeşi hanımı ve çocuğu yakılmıştır. Sulbünden kimse kalmamıştır.

10-Sad Mom (Sadullah Çelik) Saklanarak kurtulan Hacı Hasan’ın babasıdır. Çeliklerin dedesi

11-Doriş Feqi Ali (Aral) ismi konusunda ihtilaflı rivayetlere rastladım. Tüm ailesi yakılmıştır.

Sulbünden kimse kalmamıştır.

Yakılanlar:

GUEV KÖYÜNDEN OLANLAR:

Arallardan;Derdiye Aral, Mehmet Çavuş’un hanımı olup ve üç çocuğu ile birlikteydi. Çocuklardan birisinin adı Ahmet, diğer iki çocuğun isimlerini tespit edemedim.

Dögerlerden;Hanife Döger, Celil çavuş’un hanımı olup dört çocuğuyla birlikteydi. Çocukları; Abdullah, Selahaddin, Mehmet ve kız kardeşleri Zekiye

Karagözlerden;Hamşê (Karagözlerin nenesidir.) ve Bacısı. Hamşe’nın yanında o bir torunu olduğunu iddia edenler var ama doğrulatamadım.

Akçabeylerden:Naziye Akçabay (Molla Abdulkerim’in hanımıdır)

Çeliklerden:Heziê Çelik, Sad Mom’un hanımıdır ile Abdullah isminde bir oğlu, Fatima Çelik ve iki çocuğu süngülenerek öldürülen Feqi Talibin hanımıdır.

Dönerlerden;Fatime Döner, Seyfan’dan getirilenlerin halası olup, Feqi Mehmêyd Mahmut Hesêyn’in hanımıdır.

İsimleri tespit edilemeyenler: 36 kişidir. Bu kişler genellikle ailesinden geriye kimse kalmadığı ve ilk kuşak tarafından da kayıt altına alınmadıkları için bugün isimlerini öğrenmek pek mümkün olamamıştır. İşte bu bir suç ortaklığıdır.

SEYFAN KÖYÜNDEN OLANLAR:11

Çetinlerden;ÂmineÇetin (Osman’ın hanımıdır) ile iki kızı Hayriye, Fariâ ve oğlu Tahir. DerdiyeÇetin (Osman’ın kız kardeşidir), Fatime (Hacı Ali’nın hanımı olup Osman’ın annesidir.) Fatime’nin önceki kocasından olan kızı Kudret ve onun üç çocuğu (isimleri öğrenilemedi başka bir köyde evli olup annesine misafirliğe gelmiştir.) Bu kişiler de diğer köylüler gibi, önce köyden ayrılarak kaçmak için bir süre yürürler. Ancak Âmine hamile olduğundan gidemeyeceğini anlarlar ve eve geri dönerler.  Hatta suçları olmadığı ve kaçmalarına da gerek olmadığınıdüşünürler. Henüz Doğmamış çocukla birlikte 11 kişidir.

GÖRNUÊS KÖYÜNDEN OLANLAR:4

Ömer,Wısık heci nın oğlu olup Ağa Kolos ağanın torunudur.( 8-9 yaşlarında),  NuriyeAydın ve iki oğlu Abdullah ve mehmet

SAYER KÖYÜNDEN OLANLAR:5

Köyden önce ayrıldığı halde sonra neden köye geri döndüğünü tam olarak öğrenemediğim bir kadının iki çocuğu; Muhammed ( 5-6 yaşlarında), Zeriye ( Muhammed’in kız kardeşi 3-4 yaşlarında) Kadın saklanarak kurtulur. Ayrıca Mahmut Res’in kızı Refika ve iki çocuğuKamil ile Ali

 XALLONKÖYÜNDEN OLANLAR:3 Bir kadın ve iki çocuğu


+++++++++++++++++++++






Bilinmeyen Roboské Guéw...

   
- 29/12/2012 - 18:09   


BİLİNMEYEN ROBOSKÊ GUÊW…

Dünyanın gözü önünde meydana gelen bir bombardımanla katledilen insanları kıskanacağım hiçbir zaman aklımın ucundan geçmezdi. Ama Roboské’de bombalanarak katledilen insanları kıskandığımı, hatta onlara imrendiğimi itiraf etmeliyim.

Elbette katledilen insanları kıskandığını dile getiren kişi için ortada akla ziyan bir durum var gibi gelebilir insana. Ama sosyal, yazılı ve görsel medyaya bakınca, benim açımdan bu kıskançlığı da yaşamamak mümkün değil hani.

Roboskêliler’i ve şehitlerini kıskandım ve onlara imrendim. Kendileriyle kan bağına sahip olduğum köyümün, 1927 yılının sonbaharında, o günkü Cumhuriyet Yönetimi tarafından yakılarak şehit edilen 87 şehidimin adına…

Bu olayda 4 çocuğunu ve hanımını kurban veren kendisi de süngülenerek öldü diye bırakılan bir insanın tüm fiziki ve ruhsal yaralarına rağmen yaşama yeniden tutunup kendisini var kılarak o günün dünyasını ve bizleri de bir nebze olsun olaydan haberdar kılan Celil Çavuş’un torunu olmak elbette Roboskêliler’i kıskanmama sebep olacaktır.

Roboské’de olup bitenleri canlı yayında izler gibi haberdar olan dünyanın, gözünün içine bakarak Hüseyin Çelik, 34 canın katli için; "hata olmuştur”. Bülent Arınç, hırpalanan kaymakam için "bu bir vahşettir." Başbakan Erdoğan, "Genelkurmay Başkanı ve komuta kademesine, bu konudaki hassasiyeti nedeniyle medyaya rağmen teşekkür ediyorum." demişti.

Olayın gerçek müsebbipleri için susmayı tercih ederek, katliama uğrayanların yakınlarına ise gözdağı vermekte bir beis görmeyen devlet denilen aygıt acaba kimsenin görmediği ve bilmediği Guêw katliamı için ne demişti o dönemde…

Zinhar yalan dediğini duyar gibiyim “Şâkilere gerekli ders verilmiştir.”

Ama o günkü Guêw katliamını, bugün insanlığın onur duyarak devlete suçunu hatırlatmak için akın ettiği Roboské’den haykırdığı gibi, Guêw’den haykırabilecek onurlu insanların haberdar olma şansı yoktu. Olsaydı da…

Zaten dönemin sisli havası içersinde herkes kendi derdine düşmüşken Guêw ve çevresindeki mezralardan toplanan 76 kadın ve çocuğu Sayer’de bir eve doldurarak yakmak ve köyde eli silah tutabilen 12 erkeği de birbirine bağlayıp süngüleyerek öldürmek çok basit ve sıradan bir işti katliamcılar için.

Kimse devlete hesap sormadı. Soramazdı da…

Olur ya, biri buna kalkışırsa cezası çoktan kesilmişti bile “hemen kellesi vurula” hainin şeklinde yaftalanarak öldürülmesi gibi…

İşte böyle bir ortamda katliama uğrayıp dünya yaşamları sonlandırılan bu insanlarla kan bağına sahip olduğum için Roboskêliler’i kıskanıyor ve onlara imreniyorum.

Dünya onlar üzerinden devlet denilen aygıtı tanıma imkânı buldu. Ama Guêw şehitleri böyle bir şansa hiçbir zaman sahip olamadı. Bırakın dünyayı, o bölgede doğup büyüyen yaşıtlarım bile o katliamdan bihaber kalarak yetiştiler/yetiştirildiler.

Nasıl kıskanmam Roboskê şehitlerini…

    Guêw katliamında şehit olanların her birisine ait olan belirgin bir mezarları hiçbir zaman olmadığı…
    O gün onların kefenlenip defnedecek halleri ve kimseleri kalmadığı için, kalanların ise korkudan oraya yanaşamadığı…
    Cellâtlarıyla Guêwliler gibi en az 12 saat yüz yüze kalıp onların, gözlerinin içine bakarak öldürüleceklerini bilmedikleri…
    Henüz ismi bile konulmamış çocukların mezarları başında o gün kimse ağlayıp, onlara ağıt yakamadığı için…
    Onlar için Roboskê’de olduğu gibi Sayer yoklaması yapma koşul ve imkânına sahip olmadığım…
    En önemlisi de yıllardır okuyup yazabildiğim halde iliklerime kadar işleyen korkularımdan dolayı dünyaya onlardan bahsetmediğim için…

  Evet, Guêw katliamın bir suç ortağı da benim;

    1927 sonbaharında askerler tarafından gerçekleştirilen Guêw Katliamından bahsetmediğim ve dünyayı bundan haberdar etmediğim için…
    Katliamdan yaralı olarak kurtulan dedemin, sonradan evlendiği hanımı olan ninemi görüp ondan defalarca olayı dinlediğim halde kimseye ve dünyaya bu katliamdan bahsetmediğim…
    Katliama uğrayan kadın ve çocukların yakıldıkları evde olaydan iki üç gün sonra evinin enkazında, olur ya yanmamış buğday bulma umuduyla eşeleyen ev sahibinin fark etmesiyle katledilenlerin sadece üzerleri toprakla örtülerek defnedildikleri yerin çevre düzenlenmesini korkudan dolayı iki yıl öncesine kadar yapmadığımız için…
    “Katliamla ilgili benden önceki kuşaklara, katliamı sorduğumda tekrar yakılmamızı mı istiyorsun?” şeklindeki ifade ve serzenişlerini dikkate alıp korkumdan dolayı kimseye konuyu açmadığım…
    1930‘da yaşanan Gêlê Zilan,  1938’de yaşanan Dersim, 1943’te malum kişinin yaşattığı 33 kurşun katliamında olduğu gibi, yaşananları onların yakınları dünya kamuoyuna yansıtılırken ben,  yakınlarımın ve çevresindeki köylerin uğradıkları katliamları, onurlu insanların ve dünyanın gündemine getiremediğim için.
    Ve bu katliamı gerçekleştirenleri toplum vicdanın da hak ettikleri ceza ile mahkûm edemediğim için…

Evet, o gün Guêwliler suçsuz oldukları konusunda kendilerinden o kadar emindiler ki, köyü basan askerlerin gelişinden hiçbir sıkıntı yaşamamış ve köyü terk etmemişlerdi. Çünkü onların bir suçları da yoktu.

Guêw, yüksek rakımı ve geniş arazisi nedeniyle mukimlerine özgür bir yaşam olanağı sunan Solhan’ın karşı yamaçları olan Güneydoğu Toroslar’ın kuzey yamacında yer alır.

Bölgesinde yüzyıllardır sürdürdüğü medrese eğitimi, ona üniversite köyü olma niteliği kazandırmış ve herkesin rahatlıkla uğrayabileceği bir yer haline getirmişti. Bu nedenle bölgede oluşabilecek her türlü anlaşmazlıkların rahatlıkla çözüldüğü gelenekten gelen bir köydü de aynı zamanda…

Ve köyde emekli iki Osmanlı subayının olması da, zaten Guêwliler için yeterli bir teminattı. Dolayısıyla askerden kaçmanın da bir mantığı yoktu onlara göre.

Ama onlar nereden bilebilirlerdi ki… Zaten suçluydular devlet nezdinde. Kürt olmak ve Şeyh Said kıyamına destek verdiği düşünülen bir köy olmak, 1927 yılında suçlu olmak için yeter de artar bir sebepti devlet için.

Oysa devlet, köye gönderdiği askeri birliğe öncelikle ortadan kaldırılması gerekenlerin başında Mehmet Çavuş ve Celil Çavuş olduğunun emrini vermişti. Bu infaz emri köyde Mehmet Çavuş için gerçekleştirildi.

Celil Çavuş ise süngülenerek şehit edilen 11 arkadaşı ve Sayer’de bir eve doldurup yakılarak katliama uğrayan 76 kadın ve çocukla birlikte yola çıkarıldı. Sayer, Guêw’ın hemen batısında yer olan ve Şeyh Said kıyamında görev üstlenen Gırnos’a bağlı bir mezradır.

Takdir bu ya, dedem oradan yaralı kurtulduğu için, ben varım bugün…

Köyümde, benden büyük kuşaklar hep şu kaygıyı yaşadı “tekrar yakılıp öldürülmek” ve şimdilerde o kuşaktan kalanlar 80 yaşına geldiği halde hala aynı kaygıyla bize “sakın bu olayı konuşmayın, yoksa yine aynı akıbeti yaşarsınız”…

İşte bu nedenle yakın çevre köyler hariç kimse şu ana kadar bu katliamı bilme ve öğrenme imkânına sahip olamadı.

Şimdi ben hatırlatıyorum dünyanın bütün onurlu insanlarına…

Acaba devletin gizli sicilinde daha kaç tane Roboskê ve Guêw var…



 NOT: Bingöl İli Solhan İlçesi Bozkanat Köyü Topluca Mezrası olan Guêw katliamı ilk kez basında “Doğru Haber Gazetesi” tarafından yerinde araştırma yapılarak gündeme getirilmiştir. “Tanıkların Anlatımıyla 1927 Guêw Katliamı” ve “Süngülenerek Öldürülen 11Erkek”

***************************



GÜNÜN HABERLERİ
Tanıkların Dilinden Yakın Tarih - 2
Yazı dizimizde geçen hafta anlattığımız Şemsan (Yağızca) Köyünün bir kaç km uzağında bulunan sınır komşusu bir köy Görnoz Köyü. İki tepenin arasında kurulmuş, yeşilliği ve kaynak suları bol olan güzel bir köy. Yakın tarihte Şemsan Köyü gibi şiddetle sindirilen bir halkı barındırıyor…
25 Temmuz 2011 Pazartesi 16:47:00

Mehmet Baran / Doğruhaber

GÖRNOZ (KEPÇELİ) KÖYÜ
Yaşlıların gözlerinde hâlâ o korkunç katliamların izlerini bulabilmekteyiz. Yaşlı ve orta yaşlı insanlarına oranla gençlerde bir umut ve yakın tarihte baba-dedelerine yapılanları daha bir serbest anlatma azminin olduğunu müşahede ettik. Ancak büyükleri onlara ya başlarına gelenleri anlatmaktan çekinmişler ya da gençler çok fazla merak edip de birinci derecede kendi tarihleri olan bu zamanın kara sayfası üzerinde kafa yormamışlar ki; bu konuda çok fazla bilgilerinin olmadığını fark ettik.

Görnoz Köyü Şeyh Said Efendinin kıyamına tam destek verdiği köylerden bir köydür. Özellikle Şeyh Said Efendinin şehadetinden sonra yıllarca dağlarda gerilla savaşı veren ağaların köyü olarak bilinir. Efendinin asılmasından sonra on yıla yakın bir mücadele sürecini başlatıp sürdürenlerin kimi öncüleri bu köyden çıkmıştır. Hacı Mustafa ve abisi Hacı Selim ( Kolos Ağa ) gibi. Başındaki fesini bırakmamakla ünlenen Hacı Selim, Kolos Ağa ismiyle müsemma olmuştur.

BAŞI KESİĞİN MEZARINDAYIZ

Köyün ortasında bulunan mezara yaklaşıyoruz. Mezar taşında “Hurşat oğlu Selim AŞÇİOĞLU Ö. 1934” diye yazılı. Gerilla mücadelesini sürdüren ve 1934 yılında “Derê Sotek” çatışması diye bilinen çatışmada can veren bu köyden bir mücadelecinin kabri. Burada başsız yatıyor. Askerler o dönemde mücadele edenleri etkisiz hale getirince, halkın gözünü korkutmak ve sindirmek için, başlarını kesip beraberlerinde götürüyorlar. Her bir kellenin kulağından delerek tespih taneleri gibi ipe geçirip Çabakçur’da, merkezi yerlerde günlerce asılı bırakarak teşhir ediyorlar. Kokular çevreye rahatsızlık verince de verilen emirle birkaç nefer, kelleleri toplayarak şehir dışında, bir çukurda benzin dökmek suretiyle yakıyorlar. İşte bu mezar taşında ismi yazılı mücadeleci kişinin de sadece başsız cesedi burada gömülmüştür. Başı ise kim bilir bu toprakların hangi çukurunda benzin dökülerek yakılmıştır.


Köyde yakın tarihin hakikatlerini öğrendikçe bu başı kesiğin mezarına, ismi bilinir kendi köyünde bir dikili taşı var; diye şükretmek geliyor insanın içinden. Kim bilir arkadaşları hangi dağ başında öldürülüp, hangi çukura doldurularak toplu gömülmüş veya diri diri yakılarak cesetleri küle dönüştürülmüştür…


Bu köydeki ağalardan mücadeleyi sürdürme adına yakın akrabalarıyla silahlarının ortalarından tutup dağlara çıkanların başında Hacı Selim (Kolos Ağa) ile kardeşi Hacı Mustafa’nın geldiğini söylemiştik. Biz burada bu konuların ayrıntılarına girmeyeceğiz. İnşallah bu konular çok daha ayrıntılı işlenip yeni nesil için ecdatlarının tarihi olarak sunulacaktır. Bu yazı dizimizde daha çok çoluk-çocuk demeden yapılan toplu katliamlar üzerinde duracağız.
Başı kesiklerden bir başkasının torununa ulaşabildik. Bildikleri bazı şeyler vardı. Ancak yapılan bu kan dondurucu katliamların birinci derecede mağduru olmasına rağmen konuşmaktan çekindi. Bu tarihin kara sayfasına bir karanlık perdeyi de kendisi çekmiş oldu. Fazla ısrar etmedik. Nasıl olsa konuşacak çok insan vardı.

İSİMLERİ UNUTULMUŞ KATLEDİLEN ÜÇ BAYAN

Görnoz Köyünün orta yerinde bir evin yan tarafında çalı-çırpı ile muhafaza altına alınmak istenmiş 4-5 metrekarelik bir yer bize gösterildi. Askerler dört taraftan köyleri baskına uğratıp insan avcılığına çıkarken üç tane masum bayan emsalleri gibi dağlara kaçamamış veya kaçma yolundayken yakalanıp Görnoz Köyüne getirilmiş. Bu bayanları, komşu Şemsan Köyü Bor mezrasından alıp buraya getirmişler. Bu bayanların bir tanesinin de hamile olduğunu öğreniyoruz. Bunca km yol getirilirken, yolda insafsız askerlerin elinde ne dramatik sahneler yaşanmış, onu ancak Allah bilir ve bu çalı-çırpının altında hatıraları bir derece korunmak istenen, ağızları soğuk, dilleri dönmez, bizim âlemden uzak, hakikat âleminde şikâyette bulunmuş bu üç bayan bilebilir.

Daha sonra üç kadından birinin isminin Kevü olduğunu öğrendik. Çok çaba sarf etmemize rağmen diğer iki bayanın ismini öğrenemedik ve onların bu koca köyün içinde bir dikili taşları olmadığını isimlerin de unutulup gittiğini ibretle müşahede etmiş olduk. ( İsimlerini bilen bize ulaştırırsa hayırlı bir çalışma için katkıda bulunmuş olur.) Demek ki, böyle giderse, bir nesil sonra “Bu çalı-çırpı burada ne diye duruyor” deyip acı tarihini bilmeyen gençler tarafından alınıp buradan atılacak gibi görünüyor. Böylece bu dramatik olayın da son hatıratı ortadan kalkmış olacak. Sonradan gelecek olan idareciler de bu kirli geçmişten somut delillerin ortadan kaldırılmış olmasıyla derin ve rahat bir nefes almış olacak… Temennimiz duyarlı bir insanımız veya o bayanların akrabaları kabirlerine sahip çıkar ve isimlerini bir levha üzerine yazıp olayı anlatarak, yakın tarihin karanlık sayfalarına bir vesika oluşturup ışık tutmasıdır.

Askerler bu üç kadını aralarına alarak, bir saman torbası gibi, bir bana bir sana, süngüleye süngüleye feryadı figan içinde oracıkta öldürüyorlar. O zaman o acı verici manzaraya şahit olan hâkim-i mutlak şimdi hesabını sormuştur.
Bu bayanların öldürüldüğü yerde Görnoz Köyünden öldürülenler yoktur. Çünkü daha asker ismi duyulur duyulmaz bütün köy halkı çoluk-çocuk köyü terk edip dağlara kaçarak canlarını kurtarmaya çalışırlar, Şemsan’da olduğu gibi kimi bayanlar kundaktaki bebeğini geride bırakma pahasına dahi olsa. Zaten asker bu üç kadını, bu köydekilerle birleştirip bir yerde öldürmek için bunca yol getirmiştir. Köyde kimseyi bulamayınca üçünü köyün ortasında süngülerle öldürüp, evleri yağmalayarak insan avlamaya devam etmişler.

BU KIYIMDA SUÇLU SUÇSUZ, KADIN ÇOCUK AYIRIMI YAPILMADI

Görnoz Köyünün, yanı başındaki Şemsan Köyünden en büyük avantajı belki de bu köyün ağalarının kıyama destek verip, Şeyh Said Efendinin şahadetinden sonra da mücadeleye devam etmeleri durumudur. Böylece sistemle kavgalı oldukları için asker kokusunu alır almaz, çoluk çocuk dağlara kaçıp gizlenmekten geç kalmamaları, canlarını kurtarmalarına yardımcı olmuştur. Daha fazla katliamdan geçen köyler ise genelde “Biz devlete bir şey yapmadık, onlara zararımız dokunmadığı için onlar da bize zarar vermezler herhalde” ya da “kadın çocuklara ilişmezler” deyip köyden ayrılmayanlar olmuşlardır. Oysa asker suçlu arama derdinde değildi. Devlete karşı masum çocuklar ve hamile kadınlar ve hatta hamile kadınların karnındaki çocuk nasıl bir suç işleyebilir ki vahşiyane bir şekilde, yakılarak öldürüldüler. Bu topyekûn bir soykırım hareketinden başka bir şey değildi zaten. Tek bir insan geride bırakılmayacaktı, ancak bu bölgenin coğrafik yapısı, dağları, vadileri, ormanları bu insanlara sığınak oldu…

RUS SAVAŞININ GAZİLERİNE YAPILANLAR

Abdullah Öğüt dedesi Hüseyin’den defalarca duyduğu, o zaman köylerinde olan olaylardan birini şöyle anlatır:
“Dedem genç yaşlarından itibaren Muş ilinin Derik Köyünde ikamet etmiştir. Bu köyün tanınan saygın ve dindar bir ağası olan Ali Ağanın çocukları da o dönemde birçokları gibi askerlerden canlarını kurtarmak için mahkûm olmuşlar. Bir gün asker köye baskın düzenleyerek Ali Ağadan çocuklarını getirip kendilerine teslim etmesini isterler. Ali Ağa “devletin eli uzundur çocuklarım dağlardadır gidip yakalasınlar ben nasıl onları size getirebilirim” deyince rütbeli asker hakaret ederek yanı başındaki iki askere “süngü tak” emrini verir. Köylülerin gözleri önünde iki asker yaşlı adamı aralarına alarak cansız, yere devrilinceye kadar süngülerler. Ali Ağanın şahadet parmağı havada can verinceye kadar kelimeyi tevhidi tekrar etmeye devam eder. Bu durum komutanı çileden çıkarır. Yere düşmüş Ali Ağanın şahadet parmağı hala havada. Komutan dinine sövüp parmağını, potiniyle ezmeye çalışarak: “öldü ama hala parmağı havada” diye yanındaki askerlere emreder: “cesedini şu yıkık duvarın dibine çekin ve duvarı üzerine yıkın” der. Dehşetle olanları seyreden çaresiz köylülere dönerek tehdit eder; kimse onu gömmeyecek bu yıkık duvarın altında çürüyecek diye. Sonra gizliden cesedi gömenlerin izini muhbirlerin ihbarıyla sürdürecektir sistemin komutanı. Kendi halkıyla kahramanca (!) bir mücadele vermektedir. Bu bölgelere kadar gelen Rus askerlerine karşı direnen Ali Ağalara mükâfatları dağıtılıyor sistem tarafından zalim komutanları eliyle… Rus savaşının gönüllü savaşanlarına, her biri birer destan yazmış gazilerine reva gördükleri muameleye bakın. Daha bu savaşın yorgunluğunu üzerlerinde taşıyan, burunları barut kokan Ali Ağalara yapılan zulümlere bakın. İbret verici yakın tarihimizin gerçekleridir bunlar."


Bir sonraki yazı dizimizde Sayer Köyündeki korkunç katliamdan bahsedeceğiz. Bu köyde, çevre köylerden topladıkları kadın-çocuk tam yetmiş altı kişinin nasıl bir eve doldurulup ateşe verildiğinin dramatik sahnelerini işleyeceğiz. Kadınların, çocukları için yalvarma sahneleri, küçük çocukların ateşten kaçmak için can havliyle dışarı fırlamaları akabinde bir saman kütüğü gibi ateşin içine süngü başlarında bir daha nasıl atıldıklarını, canlı şahitlerin dilinden aktarmaya çalışacağız inşaallah.

++++++++++++++++++


 Anasayfaya Dön Yazı Dizisi
Yazı Boyutu : 12 14 16
Tanıkların Dilinden Yakın Tarih - 3
Geçen iki yazı dizimizde Şemsan Köyündeki katliamlara değinmiş, Görnoz Köyünün de ağalarının Şeyh Said Efendiden sonra on yıllık bir gerilla mücadelesinin öncülüğünü yaptığını işlemiştik.
Eklenme : 02 Ağustos 2011 Salı 14:44:00


Mehmet Baran / Doğruhaber

Geçen iki yazı dizimizde Şemsan Köyündeki katliamlara değinmiş, Görnoz Köyünün de ağalarının Şeyh Said Efendiden sonra on yıllık bir gerilla mücadelesinin öncülüğünü yaptığını işlemiştik. Şemsan Köyünde insanları diri, diri yakma hadiseleriyle karşılaşmıştık. Bu yazı dizimizde kadın çocukları yakma hadisesi Şemsan Köyünde olan yakma olayını gülgede bırakacak türden. Şimdi bu katliama doğru gelişen gelişmelere hep birlikte bakalım.

TANIKLARIN DİLİNDEN YAKIN TARİHİN KARANLIK SAYFALARI - 3 GUEV ( TOPLUCA ) KÖYÜ

Guev köyünde durum böyle değildi. Köy halkının çoğunluğu daha köyden ayrılmamıştı.  Onların umut bağladığı bir şey vardı ki; köylüleri olan Mehmet çavuşun askeriyeden emekli olmuş ve köye yerleşmiş olmasıydı. Askerler mesai arkadaşlarıydı ve bu kuruma çok uzun bir hizmeti olmuştu. “O aramızdayken bize zarar vermezler” düşüncesi birçok köylüyü köyde bırakmıştı. Mehmet Çavuş da bu özverili hizmetine güvenerek “Ben burada olduğum sürece kimse size dokunamaz” diye Guevlilere güvence vermişti. Kendi buna inandığı için de, eşi ve çocuklarını da köyde tutmuş, ayrılmalarına müsaade etmemişti. “Böyle uzun bir hizmetin bu kadar bir değeri olur herhalde” diye düşünmüştü Mehmet Çavuş. Başka köylere yapılanları duyan kimi köylüler ihtiyatı elden bırakmamış erken ayrılıp gitmişti. İkilem içinde kalanlar için de artık zaman çok geçti. Ya çocuklarını geride bırakıp kendi başlarını kurtarmaya bakacaklardı. Ya da çocuklarıyla birlikte kalıp bu duruma umut bağlayacaklardı.

Askerler köyü sarınca kısa bir zaman diliminde köyde olanları bir araya toplamıştı. Mehmet Çavuş daha komutanları nezdinde girişimde bulunacakken bir asker yaklaştı: “Komutanım bir kaçış yolunu bulabilirsen kaç. Vallahi senin ölüm emrini bu kulaklarımla duydum ve seni bu köy ortasında vuracaklar” diye eski komutanına vefa borcunu ödemeye çalıştı. Mehmet Çavuş durumun vahametini anlamıştı. Çaktırmadan silahını almaya ve kaçmaya yöneldi ama beyhude, asker göz açtırmıyordu. Kaçmaya çalışan Mehmet Çavuş oracıkta köylülerin gözleri önünde ve hanım- çocukları ordayken öldürüldü. Bu erken infaz hadisesi bütün köylülerde yaşam umudunu bir anda alıp götürdü. Diğer insanlar gibi dağlara kaçmadıklarına pişman oldular ama bu pişmanlığın hiçbir faydası yoktu. Onlara umut veren Mehmet Çavuş en önce vurulmuştu. Artık simalarda korkunç bir ölüm sessizliği mevcuttu. Analar ağlaşan yavrularına anlamsızca bir teselli vermeye çalışıyorlardı. Kendilerinin de inanmadığı beyhude ve ölüm kadar soğuk yalancı bir teselli…

Askerler bu köyde yakaladıkları kadın çocuk ve birkaç yetişkin erkeği önlerine katarak, bir kabalık ve insan haysiyetini rencide edici tavırla Sayer Köyüne doğru sürdü. Aile reisleri topluca ölüme sürüklenmeyi elleri arkadan bağlı ve çaresiz çocuklarını seyrederek ilerliyorlardı, çoluk çocukları önde…  Guev ile Sayer Köyü arası düz bir hesapla, kuş bakışı olarak 3-4 km denilebilir. Guevliler yoldan Sayer’e doğru getirilirken anneler çocuklarının minik ellerinden tutmuş iyice kavrayarak ilerliyorlardı. Etrafta askerler, topluluğu kordona almış, hızlı bir şekilde yürütüyordu. Nihayet Sayer Köyüne varılmış ve tutsaklar hakkında daha önce kesinleşmiş karar uygulamaya konulacaktı.

SAYER KÖY HALKI ERKEN DAVRANMIŞTI

Sayer Köyü sakinleri daha önce köyü boşaltmış dağlara çıkmışlardı. Geri kalan bir bayan iki çocuğu ve bir yetişkin erkek, belki de sonradan bir ihtiyaçlarını almak için köye geri gelmişlerdi, acele ediyorlardı. Her an asker gelebilirdi. Nihayet köyden ayrılmışlardı. Kadının iki çocuğu biri beş yaşlarında diğeri üç yaşlarında, annelerini geride bırakmış, güle oynaya yolda ilerliyorlardı. Analarıyla aralarına mesafe girmişti. Sayer’in kuzeyinde ufacık tepeyi aşmışlardı bu küçük çocuklar. Anneleri henüz tepeye varmıştı ki, karşıdan gelen askerler bir sürü kadın çocuk önlerine katmış Sayer’e doğru ilerlediklerini gördü. Çömelerek geri geldi. Ama çocuklar! Onlar askerlerce fark edilmişti zaten, onları almak imkânsızdı. Kadın, çocuklarını geri bırakıp kaçtı. Köy civarında saklanılacak çok fazla bir yer de yoktu. Köyün aşağısında bulunan çukurumsu yere o erkekle birlikte çömeldiler umutsuzca. Askerler o iki küçük çocuğu da yanındakilere katmış halde tepeden gözüktüler. Bayan çömeldiği yerde iki çocuğunun götürüldüğünü gözlüyor ama ortaya çıkamıyordu. Askerler önlerine kattıkları kadın çocukları Sayer Köyüne ulaştırdılar. İçlerindeki yetişkin erkekleri ise köyün kuzey batısında tepebaşında kurulan ve köyden yaklaşık beş yüz metre mesafede bulunan asker karargâhına götürmüşlerdi.

FARKLI KÖYLERDEN İNSANLAR BİR ARAYA TOPLANDI

Değişik köylere yayılan askerler bekleniyordu. Herkes bulduklarını bu köye, Sayer’e getirecekti. Sayer’in yine kuzey-batısına düşen Seyfan köyü Sayere oranla bir yamaçta kurulmuştu ve Sayer’den beş-altı km. uzakta bulunuyordu. Oradan dokuz on kişi bulunmuş ve çoğunluğu kadın –çocuklardan oluşan bu grup da Sayer’e doğru yola koyulmuştu. Askerler yakaladıklarını Sayer’e doğru götürürken Hayriye isminde bir bayan yanındaki bayana “ Bunlar bizi öldürecekler. Bulunduğumuz yere oturup bekleyelim” der. Ancak yanındaki bayan, bunun bir faydasının olmayacağını, askerler fark edip tekrar yürüteceklerini söyleyince, Hayriye bulunduğu yere çömelerek ayağına batan dikenleri çıkarıyormuş gibi davranır. Her gelen asker onu geçip kimse müdahale etmez ve böylece tepeyi aşan askerler gözden kaybolunca Hayriye geri kaçıp kurtulur. Bu bayanın hala Seyfan’da oturan çocukları var.

Sayer Köyünün tam orta yerinde genişçe bir evin etrafında yoğunluk başladı. Köyün içine yayılan her bir asker kucağında çalı çırpıyla geri gelmişlerdi. Getirilen çalı çırpılar bu evin çevresine, içine dolduruldu. Sıra kadın çocukları evin içine doldurmaya gelmişti. Kimse evin içine kolayca girmek istemiyordu. Analar kendi çocukları için yalvarmaya başladı. Ancak emir kesindi ve bütün bunlar bu evde yakılacaktı. Kimi bayanlar sımsıkı kucakladığı çocuğuyla birlikte süngü darbeleriyle içeri sürüldü. Bu bağrışma bu arbedenin içinde Derdiye isminde bir bayan öne çıktı.  Askerlerin süngüleri her an göğsünü delecek bir mesafede durdu. Köyde vurulan Mehmet Çavuş’un eşiydi. “Komutanınız nerde onu bana gösterin” dedi. Gösterdiler. “Onunla konuşmak istiyorum” dedi. Komutan izin verdi. Metince yaklaştı. Komutanla göz göze geldi. Biraz önce köyde kocası Mehmet Çavuş’un vur emrini veren komutan olduğunu fark etti.  Önünde süngülü askerler hazır vaziyette bekliyorlardı. “Ben senden beni öldürme diye yalvarmaya gelmedim. Üç tane çocuğum var, üçü de burada ve babalarını köyde vurdunuz, size yaptığı bunca hizmetin karşılığı olarak. Şimdi senden istediğim, bir tane çocuğumu geri bırak, öldürme, babasının soyu dünyada kesilmesin, geri kalanlarımızın kanları sana helal olsun. Babasının size yapmış olduğu bunca hizmete karşılık bir çocuğunu sağ bırakın. Bu isteğimi yerine getirirsen sana şu altın kemerimi vereceğim” deyip beline bağladığı altın kemere elini uzattı. Komutanın gözleri açıldı. “İyi bir kazanç” diye düşündü. “ Kabul ediyorum” dedi komutan. “Hangi çocuğunsa getir yanıma” dedi ve altın kemere uzandı. Derdiye kalabalığın arasında durmuş üç çocuğundan küçüğünün elinden tutup öne çıktı. Her üç çocuğun da yanında farkı yoktu ama her nedense içgüdüsü o esnada küçük çocuğa meyletmişti. O anki anne şefkati ağırlığını küçük çocuktan yana kullanmıştı. Komutan bu çocuğu bulunduğu yerde yan tarafına aldı. Çocuk kendi korumasındaydı artık! Emir verdi bütün kadın çocuklar evin içine kapatıldı. Benzin dökülerek ateşe verildi. İçerde pencerelere koşuşan kadınlar, çocuklarını kucağına almış pencereden dışarıya atmaya çalışan anneler…  Çaresiz kalıp çocuğuyla sarılarak yanmaya rıza gösterenler… Çocuğunu pencereye yetiştirip dışarı atabilenlerin çocukları bir süngü başında kendilerine geri dönenler… Anneleri saklanan iki küçük çocuğun bu ateş ve duman dalgaları içinde çırpınan insanların ayakları altında her biri bir köşede can vermeleri… Yoğun dumandan boğulanlar…  Komutanın yanı başında bir altın kemer karşılığında kurtulan çocuk, anne ve kardeşlerinin diri, diri yakılmalarını seyrederken döktüğü gözyaşları…

Evden ses kesilince komutan yanındaki çocuğa döndü. Hemen silahına süngüyü takıp süngüleyerek onu da ateşin içine attı. Nasıl olsa annesi ölmüştü ve altın kemer de ondaydı… Yıl 1927, yer Bingöl’ün Genç ( Darahini ) ilçesi Sayer Köyü, bu evde yakılanların sayısı 76 kadın, çocuk…

Sayer Köyündenv HACI AHMET AYDIN ANLATIYOR

“Ben o zaman üç yaşlarındaydım. Katliamdan önce köyü boşaltmış dağlara çıkmıştık. Köyümüzde sadece bir erkek ile bir kadın ve kadının küçük yaşta iki çocuğu geride kalmışlardı. Kadının ismi Halime idi. Çocuklarının ismi de biri Muhammed diğeri Zeriye idi. Muhammed 5-6, Zeriye ise 3-4 yaşlarındaydı. O iki küçük çocukları da yaktılar. Anneleri saklanmasaydı onu da yakarlardı. Bir kış köyümüze geri gelmedik. Gittiğimiz yerlerde kaldık. Köyümüze dönerken her yeri yakılmış gördük. Evlerin tümü yakılmıştı. Köylüler evlerinin enkazını kaldırmaya başladılar, ateşten kurtulmuş yanmamış bir şeyler bulabilme umuduyla. İnsanların içinde yakıldığı bu ev sahibi de aynı maksatla evinin enkazını kaldırmaya başladı ve bu yakılmış insanların cesetlerine böylece ulaşılmış oldu. Yapılan bu korkunç katliam ortaya çıktı. Herkes bu kadın çocukların yakalanıp Genç’e götürüldüğünü biliyordu. Oysa hepsini bu evde yakarak öldürmüşlerdi. Bu korkunç katliama biz de şahit olduk. ”

KATLİAMDA YAKILANLARDAN İSİMLERİNİ ÖĞRENDİKLERİMİZ SEYFAN KÖYÜNDEN OLANLAR:

Amine Çetin,  Amine’nin kızı Derdiye,  Fatime Çetin, Fatime’nin üç kızı ( Hayriye, Küdret, üçüncünün ismi öğrenilemedi) Fatime’nin kızı olan Kudret’in üç kızı ( isimleri öğrenilemedi.)

GÖRNOZ KÖYÜNDEN OLANLAR:

Ömer ( 8-9 yaşlarında),  Nuriye Aydın ve oğlu Abdullah

Sayer KöyüNDEN OLANLAR:

Saklanan bayanın iki çocuğu; Muhammed ( 5-6 yaşlarında), Zeriye ( Muhammed’in kız kardeşi 3-4 yaşlarında), Kamil, Ali

GUEV KÖYÜNDEN OLANLAR:

Derdiye ( Mehmet Çavuş’un hanımı ve üç çocuğu), Derdiye’nin oğlu Ahmet Aral ( diğer iki çocuğunun ismi öğrenilemedi ), Heziye Çelik, Fatime ve Abdullah isminde bir oğlu, Xamşe ve bacısı, Naziye Akçabay, Fatime Döner, Hanife Döyer ve beş çocuğu; Zekiye, Mehmet, Selahattin, Abdullah, Fadıl. Ayrıca babaları Celil Döyer ( Celil Çavuş ) de onlarla birlikte yakalanmıştı. Babalarının başına gelenleri önümüzdeki yazı dizimizde işleriz inşallah.

Bunlar isimlerini tespit edebildiklerimizdir. Bölge halkından, olayların birinci derecedeki mağdurlarından olanlar, merak edip de araştıran ve öğrendiklerini kaydedebilenlere denk gelmedik. Temennimiz; birileri bu isimlerin tamamını doğru bir şekilde tespit edip yazmış olmasıdır ve bize de ulaşıp istifade ettirmesidir.

++++++++++++


Tanıkların Dilinden Yakın Tarih - 1
Şeyh Said Efendinin kıyamı bahane edilerek Bölgede çok geniş bir alanda soykırım derecesinde yapılan katliamları araştırdık.
Eklenme : 18 Temmuz 2011 Pazartesi 13:13:00


TANIKLARIN DİLİNDEN YAKIN TARİHİN KARANLIK SAYFALARI-1

Mehmet Baran / Doğruhaber

Katliam bölgelerini dolaştıkça, katliam alanının ne kadar geniş olduğunu ve şimdiye kadar öğrendiklerimizin sadece buzdağının görünen kısmından başka bir şey olmadığına kanaat getirdik. Öğrendiklerimizin özetini tanıkların dilinden sizinle paylaşmak istedik. Öğrendiklerimizin özetini diyoruz, zira anlatılanlar çok fazla ve tüyler ürperten dramatik sahnelerle dolu. Hepsini tanıklarından duyduğumuz gibi buraya aktarmaya çalışırsak gazete sütunlarına sığmaz. Bu konuda araştırmalarımız devam edecek inşaallah. Konuyla ilgili bir bildiği olan varsa bize ulaşıp katkıda bulunması temennimizdir. Gücümüzün yettiği kadarıyla katliam bölgelerine ziyaretlerimiz devam edecektir.

“Alay mıydı, tabur muydu? Tam olarak bilmiyorum. İkisinden bir birlik askerdi. Evimizin önünden gelip geçti.(Genç- Darahini ilçesinin Ğarip Köyü) Ben 13-14 yaşlarındaydım. Evimizin önünde, bahçemizin yanı başında bir su kuyumuz vardı. Anneme “Su çek ver Efendiye ulaştırayım, vereyim” dedim. Annem suyu kuyudan çekip bana verdi. Şeyh Sait Efendiye su ulaştırabilme şevkiyle su bakracımı alıp ona doğru yürüdüm. Efendi beyaz bir atın üzerindeydi. Ayakları atın karnı altında sıkıca birbirine bağlanmıştı. Elleri karnının üstünde birbirinin üzerine konup bağlanmıştı. Beyaz sakalı göğsünün üstünde yayılmış ve başı öne eğik duruyordu. Uzun boylu, esmer tenliydi. Üstünde kahverengi bir aba vardı, önü işlemeliydi.

Elimdeki su kabıyla Efendiye doğru ilerlerken bir asker yolumu keserek elimdeki su kabını aldı. İlk başta “Boyum yetişmez diye suyu benden aldı, kendisi Efendiye ulaştıracak” diye düşündüm. Ancak asker kabın içindeki suyu yere döktü ve kabımızı öfkeyle uzağa fırlatıp kırdı. Annem askere laf söyledi. Ben anneme “Sus, vallahi seni de götürürler” deyip onu susturdum. Bereket ki, kalabalıktan annemin sesi askere gitmemişti. Alay süvari birliği eşliğinde Şeyh Sait Efendi esir alınmış halde Diyarbakır’a doğru yola devam ederken, biz de arkadan bağrı yanık, umutları tükenmiş bir halde çaresiz bakadurduk” diyordu Bingöl Genç (Darahini) Ğarip Köyünden yaşı yüzün üstünde olan Ali oğlu Hüsnü Kartali Dayı.

“Efendi hiç gözlerimin önünden gitmez oldu o günden sonra. İlerleyen zamanda yolum Diyarbakır’a düşünce Şükrü isminde bir kirvem bana “Seni Efendi ve arkadaşlarının asıldığı yere götüreceğim” dedi ve götürdü. Efendi ve arkadaşlarının asıldığı yerde içki fabrikasını yapmışlardı. Oralarda dolaştıkça Efendinin hatırası zihnimde canlandı. Çok üzülmüş ve mahzun bir halde dışarı çıktmıştım. Mahzun halimi gören kirvem, “üzülme” dedi bana. “Bizim Zâzalar Efendinin cenazesini çaldılar, ama nereye götürüp gömdüklerini bilmiyorum.” dedi. Bu bana teselli oldu.”

Bu bölgenin insanı çok çekti. Kimsenin fazla okumuşluğu yoktu. Babamla Diyarbakır’a gitmiştik. Ben bir ihtiyaç için babamın bulunduğu yerden ayrılmıştım. Dönünce yol arkadaşımızdan babamın polisler tarafından götürüldüğünü duydum. Hangi suçtan götürüldü? diye sorduğumda, Kürtçe konuştuğu için denildi. Babamı aramaya koyuldum. Karakolda komiseri buldum. Babamın borcu ne kadar diye sordum. Yirmi beş kuruştur, dedi. Al yirmi beş kuruşu, şimdi babamı götürebilir miyim? dedim. Sen Türkçe biliyorsun baban niye Türkçe bilmiyor? diye sorunca, ben babamı almaya geldim imtihan olmaya değil diye tepki gösterdim ve babamı yanıma alarak çıktım…

Hüsnü dayı başından geçen ibretlik hayat hikâyelerini anlatmaya devam etsin, biz; Şeyh Said Efendinin asılmasından sonra bölgede yapılan katliamlara dönelim:

BİNGÖL-GENÇ’E BAĞLI ŞEMSAN (YAĞIZCA) KÖYÜ

Şemsan (Yağızca) Köyü, Yüksekçe bir tepenin güneye bakan yüzünde kurulmuş olan bu köy yakın tarihin eşi görülmemiş vahşet sahnelerine tanıklık etmiş olan köylerden sadece bir tanesidir. Darahini (Genç) köylerinden olan bu köyde fazla düzlük alan bulunmamaktadır. Evler tepeden yer oyularak yapılmıştır. Yerden fışkıran hayat kaynağı suları insanları buraya bağlayan unsurların başında gelmektedir.

Toplu katliam talimatıyla bölgeye, Şeyh Sait Efendinin asılması akabinde yayılan askerler, Şemsan’a erken varmışlardı. Asker ismini duyan herkes çoluk-çocuk evlerini terk edip dağlara kaçmışlardı. Ancak Ahmet isminde (Nadir Oğlu) köylü: “Benim askere bir zararım dokunmamıştır. Herhalde onlar da bana zarar vermezler” deyip aile efradıyla birlikte köyden ayrılmamaya karar verir. Ancak hiç de düşündüğü gibi olmadı. Köye saldıran askerler Ahmet ve aile halkıyla birlikte tam dokuz kişiyi samanlığa doldurarak diri diri ateşe veriyorlar. Samanlığın etrafında nöbete duran askerler, hemcinslerinin feryad-u figanları eşliğinde süngü takılı silahlarıyla hazır vaziyette durmukta, alevlerden kaçabilenleri tekrar ateşin acımasız kucağına atmak için beklemektedirler. Ta ki ses ve çığlıklar bitinceye ve yanan, pişen insanların etleri çevrede ağır bir koku oluşturuncaya kadar duran askerler, bir zamanlar bu bölgede benzeri katliamlar yapan Rus veya Ermeni askerleri değil, bu ülkenin askerleri ve bu insanlar da ülkenin insanları suçsuz günahsız çoluk-çocuk…

Bu meselenin şu anki dramatik yönü, o ateşten daha çok yürekleri dağlamaktadır. Dokuz kişilik bir aile, ölümlerin en ağır şekliyle, yakılarak öldürülmüştür, onların bir dikili taşları bile yoktur. Köyde bu yok edilen ailenin akrabalarına ulaşamadık. Tepede kurulu köyde bir metrekarelik dahi olsa düzlüğün değeri fazla olur. Dokuz cana korkunç bir şekilde mezar olan samanlığın yeri düzlük olunca, kemikleri buradan toplatılmış işe yaramayan bir yokuşta bir metrekarelik bir yerde gömülerek üzerine de üç-dört çalı-çırpı atılmıştır. Yakıldıkları yer de bahçe olarak kullanılmaktadır.

Daha failleri, tanıkları yaşayan bir tarihin kesit kokusu burunlarımızın direğini kırarken ibretle bu manzarayı görmüş olduk. Günahsız kadın çocuk dokuz kişi yok ediliyor, en yakınındaki kişi, kendi köylüsü ki dağa kaçmamış olsaydı aynı akıbete uğrayacağı kesin olanlar tarafından, bu katliam hatıratı yok edilmektedir… İnşaallah sahiplenen çıkar da bir duvar örülür, yok edilen bu aile fertlerinin isimlerinin üzerinde yazıldığı bir levha asılır. Böylece bu korkunç katliamın hatıratı yaşatılarak bir zamanların zulmünün vesikası olarak tarih olur.

Şemsan Köyünden Yusuf isminde bir kişi çift sürerken “Asker geldi dağlara kaçalım” diye bağrışan köylülere “Benim oğlum askerdir, beni öldürmezler” deyip işine devam eder. Askerler onu yakalayınca bir süre yanlarında götürürler ve başını keserek, öldürürler…

Şemsan Köyünde bir başka katliam tanığı, yüz beş yaşlarında bulunan Selim’in kızı Sâriye teyzenin yüzünde katliamın acımasız izleri okunuyordu. İlerleyen yaşından dolayı zor konuşuyordu. Gözlerinin önünde süngülenen küçük çocukların dışarı sarkmış bağırsaklarıyla nasıl oynadıklarını, memeleri kesilen kadınların ve hamile kadınların çocukları, süngü darbeleriyle karınlarından nasıl dışarı fırladıklarını,  bu köyde tutuldukları işkence evinde müşahede ettiğini ağlaya ağlaya anlatıyordu. Son anda gelen emirle nasıl bu vahşetten sağ kurtulduğunu anlattıkça ve öldürülen yakın akrabalarını hatırladıkça laflar boğazında düğümleniyor sesi titriyordu. “O zaman ben çocuk yaştaydım. Hasan ve Mahmut isminde iki amcam vardı. İkisinin de hanımının ismi Fatma idi. Her iki yengemi de yakalamışlardı. Onların göğüslerini kesip kaburgalarından balık gibi ikiye böldüler, kollarını, ayaklarını kestiler. Bu vahşetin izlerini kapatmak için cesetleri yakıyorlardı. Onları da yakacaklardı ,son anda gelen haberle yakma emri kaldırıldı ve biz sağ kalanlar da öldürülmekten, yakılmaktan böylece son anda kurtulmuş olduk. Benim kundakta bir kardeşim vardı. Annem asker haberini alınca beni ve kundaktaki bebeğini bırakıp dağlara kaçmıştı. Kaçmamış olsaydı yengelerimin uğramış olduğu akıbete uğrardı. Hasan ismindeki amcamın kafasını kesmişlerdi.  Asker köyü terk edince uzun bir süre amcamın kafasını aradık bulamadık…”

Şemsan Köyünde ailesinden katliamda kurban veren bir başka kişi de 1938 doğumlu Hacı Kamil oğlu Hacı Hüseyin’dir. Olayları babasından defalarca duyup hafızasına kaydetmiş: “Babamdan duyduğuma göre bizim köyde 27 kişiyi samanlığa doldurup yakmışlar. Dedemi ensesinden kurşunlayarak öldürmüşler. Ninemi ise süngüleyerek öldürmüşler. O zamanlar az mı zulüm yapıldı? Kur’an-ı Kerim bulundurmak suçtu. Kur’an-ı Kerimleri korkudan yere gömerdik. Sarık takmak, Arapça ezan okumak suçtu. Bunlar için nice insanlar farklı şekillerde cezalandırıldı. İnsanlar akıl almaz bir şekilde sindirildi…”

Şemsan Köyünün yakın komşusu Görnoz ( Kepçeli) Köyündeyiz. Soruyoruz Şemsan Köyünde yapılan katliamları. Kimsenin doğru dürüst bilmediğini müşahede ediyoruz. Yakın bir tarih, yürek burkan katliamlar, insanlık tarihinin en acı verici sayfası, devletin demir yumruğuyla sindirilmiş bir nesil ki, yanı başındaki katliamları öğrenme cesaretini bile ellerinden alınmış durumda. Kendi akrabalarının başına gelenleri bile anlatmaktan çekinecek kadar sindirilmiş bir halk…  

Canlı tanıkları yaşayan bir tarihin vahşetinden örnek vermeye çalıştık çok uzak bir tarihten, Hacac-ı Zalimin yaptıklarından değil. İsteyen bir araştırmacının istediği anda elinin ulaşabileceği bir yerden ve tarihi gerçekten söz ediyoruz.

Devam edecek



“Şeyh Said Kıyamın’daki İhanetlerin Bedeli” Yazı Dizimizle İlgili Açıklama

Yazı dizimizle ilgili Hacı Musa Bey’in torunu Saim Bey, Hüseyin Paşa’nın torunu Zeynelabidin Bey ve Mahmut Bey’in torunu bizleri aradılar, bazı itirazlarını ifade ettiler. Hassasiyetleri için hepsinden Allah (cc) razı olsun.

Öncelikle şunu ifade edelim ki bu yazı dizisi, çok titiz bir “Mukayeseli Tarih Araştırması” ürünüdür. Konuyla ilgili sol, dindar kesimlerin görüşleri ve devletin resmi bakışını temsil eden kişilerin yazdıkları sıkıca incelenmiş, ondan bir kanaate ulaşılmıştır. Sadece Mahmut Bey hakkında yeteri kadar kaynak yoktu. Bundan dolayı ilgili kaynağa duyulan güven üzerinden hareket edilmiştir.

Hacı Musa Bey ve Kör Hüseyin Paşa gibi Kıyam öncesi kahramanların hizmetleri asla inkar edilemez. Yazıda Hacı Musa Bey’e ihanetin yakıştırılmadığı vurgulanmış, Kör Hüseyin Paşa ise Şeyh Said’in ağabeyi Şeyh Bahauddin’le aynı kategoride ele alınmıştır.

Şüphesiz ki tarih ibret alınması için anlatılır. Rabbimize hesap verme endişesiyle o insanlarla ilgili en net ve en çok ibret alınacak doğruları vermeye özen gösterdik. Amacımız onları anlatmak değil, onların başına gelenlerden ders almaktır.

Bu araştırmanın ailelerle görüşme yanı koşullar gereği eksik kaldı, ayrıca ailelerin büyüklerine karşı merhametinin tarihle çelişebileceği endişesi böyle bir tercihe bizi sevk etti.

Rabbimiz fırsat verirse ve bizi arayan kardeşler bize yardımcı olurlarsa bu Kıyam öncesi kahramanların ibret alınacak farklı yönleriyle ilgili gelecekte bir çalışma yapma imkanımız olur.

+++++++++++++++++


 Tarihçe

Köy halkı, Zazalardan oluşmaktadır.

Bozkanat köyü çok eski bir yerleşim yeridir tam olarak tarihi bilinmese de ilçede bulunan hazarşah köyüyle beraber ilçenin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Köyün en eski merkezi yaklaşık 500 yıllık bir tarihe sahip olduğu bilinen Topluca (göf) mezrasıdır. Buraya ilk yerleşen aile hala köyde yaşamakta olan ailelerin büyük dedeleridir ve bu da köydeki yaşayan bir çok aileyi soy olarak akraba kılmaktadır. Bozkanat köyü sakinleri Hz.Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin'in soyundan gelmektedir ve seyyid olarak anılmaktadırlar. Osmanlı İmparatorluğu döneminde köylülerden vergi alınmamış olması buna delil olarak gösterilebilir.Bozkanat köyünün en yaşlıları Halit Döner, Ali Doğulu, Abdullah Döger, Mehmet Akçabey ve Ahmet Döger'dir. 1980 yılındaki askeri darbeye kadar medrese eğitimi verilmekte olan köyden şu anda insanlara hizmet veren 2 müftü de çıkmıştır. Bu nedenle köy mollalar köyü olarak da bilinmektedir.
Bozkanat
Bozkanat yukarıdan
Kültür

Zaza kültür gelenek ve görenekleri yaşanmaktadır.
Eğitim

köyde topluca ve bozkanat ilköğretim okulu bulunmaktadır. köyde birleştirilmiş eğitim verilir. köydekiler ilköğretim 5. sınıftan sonra genellikle solhan yibo'ya gönderilir. köyde eğitim görmüş birçok insan vardır. Özellikle son dönemde köy içerisinde yapılan bir araştırmada köydeki bir çok aileden sadece iki tanesinde dahi 72 kişinin üniversite tahsili yaptığı veya hala okumakta olduğu tespit edilmiştir.bu insanlar türkiye'nin çeşitli yerlerine dağılmıştır.
Coğrafya

Bingöl iline 76 km, Solhan ilçesine 28 km uzaklıktadır. Köy dağlık ve engebeli bir arazi yapısına sahiptir. köyün sınırları içerisinden murat nehri (beher)geçmektedir. köy genç-solhan sınırında solhana bağlı son köydür. Güneydoğu torosların kuzey yüzünde yer almaktadır. köyün içerisinde herkes tarafından bilinen kavak yaylası bulunmaktadır.
Bozkanat
Mezraları

1. Harabadüzü Mezrası(Raşt Xraba) 2. Gört Mezrası(Guert) 3. Ortaca Mezrası(Gume spi) 4. Topluca Mezrası(Guew) 5. Turna Mezrası(Turna istasyonu) 6. Uyanık Mezrası(Seyfon ginç) 7. Sahak Mezrası (Sak