Kûy a Spî

13 Ocak 2013

Bir Hasretlik Öyküsü (Najik) Fuad Yildirim alintidir

Bir Hasretlik Öyküsü (Najik)

Bir Hasretlik Öyküsü (Najik)

Henüz beş yaşındaydım.

Beş yaşında olduğumu da şurdan anlıyorum...

Annemin kısacık ömrünün son yılında başımdan geçmişti bu anı.

Zira, annem, ben henüz beş yaşındayken göçüp gitmişti bu dünyadan...

O yıl ekmeklik buğdaylarımızı ayıklamak için köye gittiğinde, Annem beni de yanında götürmüştü, köye.

Biz kasabada oturuyorduk ama imece usulüyle halledilmesi gereken işler konusunda hala köydeki akrabalarımıza bağımlıydık, onlardan yardım görüyorduk.

Buğday ayıklama işi de bu tür zahmetli ve imeceyle halledilmesi gereken işlerdendi.

Bu yüzden de ayıklanması gereken ekmeklik buğdaylarımız köye taşınmış orda ayıklanmayı bekliyordu.

Buğdaylarımız köyde, Hayriye Hanım'ıni evindeydiler.

Hayriye hanımın evi köyün diğer evlerine oranla, köşk kıvamında kocaman bir evdi ve genişçe odalarıyla bu tür işler için en uygun yapıya sahipti.

Evin hem divan hem de misafir odası olarak da kullanılan büyükçe odası eşyalardan arıldırılmış ayıklanması gereken buğdaylarımız o büyükçe odaya yığdırılmıştı.

Derken on, onbeş kadar kadın toplanıp annemle birlikte odadaki buğday yığınının başına geçtiler... Herbirinin elinde "serrad" dediğimiz tahta eleklerle buğdayları ayıklamaya koyuldular..

Bir taraftan buğdayları ayıklıyorlar bir taraftan da bir arada çalışmanın verdiği şevkle, şen şakrak bir kıvamda çene çalıp söyleşiyorlardı.

Odada çocuk olarak bir tek ben varım.

Normalde bu tür işlerin görüldüğü yerlere çocukları sokmazlar; ama ben köyün yabancısı olduğum ve misafir sayılırdığım için, ayrıca anamın endişelenmesine sebep olmayayım diye beni çalışma alanlarına almakta sakınca görmemişlerdi....

Kadınlar buğdayları ayıklarlarken ben de buğdayların arasına dalmış; kendimce kumda oynar gibi buğdayların arasında oyunlar kurup oynamaya çalışıyorum.

Tek başıma oynamaya çalışırken, yanı sıra da, o yaşımda belleyebildiğim şarkıları mırıldanıyorum.

Bu dediğim dönem henüz radyonun yeni yeni yaygınlaştığı; bazı ev ve işyerlerinde nadiren bulunduğu dönemdi...

O dönemdeki, radyonun nadiren bulunduğu evlerden biri de bizim evdi.

Çok degerli alet sayıldığından duvarın, biz çocukların erişemiyeceği bir yerine monte edilen bir rafın üzerine kondurulmuştu, bizim evdeki radyo...

Radyoya bizim evde Babam, Abim ve Ablam dokunabilir veya ayar verebilirlerdi. Digerlerimize hem yasaktı hem de zaten herkes radyonun nasıl açılıp kapandığını veya nasıl ayar verildiğini bilmezdi.

Babam genellıkle, o zamanlar 'ajans' dedikleri haberleri dinlemek için radyoyu açardı; abim arasıra canı sıklırsa belki açıp dinlerdi; ablam ise düzenli bir radyo dinleyicisiydi...

Daha doğrusu, sanki radyoyu sırf onun için alıp getirmişler bu eve kurmuşlardı...

O zamanlar 'Yurttan sesler' diye bir türkçe müzik progrmı vardı; ablamın şarkıseverliği sayesinde, sabah akşam yayınlanan bu programı hiç kaçırmazdık...

Ayrıca hiç kaçırmadığımız programlardan biri de Erivan Radyosu'nun Kürtçe müzik programıydı...

Bu yüzden, ta o zamanlardan beri Kawıs Ağa, Meryem Xan, Karabetê Xaço, Şero yê Bıro gibi muazzam dengbejlere aşinaydık.

Dengbejlerin klamları bizi daha çok celbederdi. O yüzden de Erivan radyosunu adeta kutsal bir metin dinler gibi huşu içinde dinlerdik; ama o huşu içinde dinlediğimiz kılamları bir türlü doğru dürüst ezberliyemezdik.

Daha doğrusu denbejlerin tarzında söyleyebilmek her babayiğidin karı değildi. Bu kılamları ezberleyip söylemek özel bir kabiliyet gerektiriyordu da o yüzden.

Zira dengbejlerin 'klam'larındaki melodi ve söz zenginliği ezberlemeyi çok zor kılıyordu... Hoş hala da öyle ya!...

Türkçe şarkılarda ise böyle bir sorun yoktu, gerek sözleri itibariyle gerekse melodileri itibariyle bize çok daha basit geldikleriı için rahatlıkla ezberliyebiliyorduk.

İşte o sırada buğdayların arasında tek başıma oynarken o şarkılardan ezberime aldıklarımı da kendi kendime mırıldanıyordum...

Bu şarkılardan biri de o zamanın "Yurttan sesler" programında sık sık tekrarlanan 'Kara Tren' şarkısıydı.

Kara tren gelmez m'ola

Düdüğünü çalmaz m'ola

Gurbet ele yar yolladım

Mektubunu yazmaz m'ola..

Diye sürüp giden, ayrılığın acısını tema'sında işleyen hüzün yüklü şarkılardan biri...

Bu minval üzre nasıl olduysa bilmiyorum bir ara farkına vardım ki, odaya, sanki içinde hiç kimse yokmuş gibi bir sessizlik çökmüş; o sessizliğin içerisinde de benim hala devam eden mırıltılarım adeta bir vadide yankılanan bir nara kıvamında duvarlara çarpıp çarpıp tekrar bana dönüyorlar...

Sesimin bunca müthüş yankılanmasından irkilmiştim.

İrkintiyle birlikte etrafıma bakınca beni daha da ürkütecek, değişik bir manzarayla karşılaşmıştım.

Kadınların tümü 'serrad'larını ya yere bırakmış yada dizlerine dayamışlar, kıpırtısız bir halde bana bakıyorlardı. Bu kıpırtısız bakışları bana korkunç gelmişti

O korkunç bakışlar adeta beni bir cendere gibi sarmışlar, üzerimden ayrılmıyorlar; sadece arada bir, kaçamak bir şekilde Najık'a çarpıp hemen de tekrar bana dönüyorlardı.

O anda odada kadınların gözlerinin benle Najık'ın üstünde gidip gelmesinin dışında da; ne bir çıt ne de bir hareket yoktu...

Adeta herkes donmuş, sadece bakışları hareket edebiliyordu.

Haliyle bunca yoğun ve hüzün yüklü bakışlar beni ürkütmüştü.

Bu arada benle Najık'ın üzerinde gidip gelen bakışları takiben; ister istemez ben de dönüp Najık'a baktım...

Benim bakmamla birlikte Najık yüzünü adeta benden kaçırır gibi, çabucak öte tarafa çevirdi.

Belli ki yüzünün o halini bir çocuğun görmesini istemiyordu.

Ama o yüzünü öte tarafa çevirene kadar ben yanaklarından akan gözyaşlarını görmüştüm bile.

Najık'ın gözyaşları, o gözyaşlarının üzerinde yoğunlaşan bakışlar, o bakışların Najık'ın gözyaşlarından kayıp bu kez de benim üzerime üşüşmeleri...

Çocuk aklıma rağmen tüm bu olanlara ve Najık'ın ağlamasına sebep olduğumun kanısına varmıştım ama nedenini bir türlü tasavvur edemiyordum... Dolayısıyla durum benim için korkunç bir hal almıştı ve ayrıca bana bir de suçluluk duygusu yüklemişti...

Ben ne yapmiştım da Najık'ı ağlatmış ve kadınların o yogun hüzün yüklü bakışlarının üzerime üşüşmelerine sebep olmuştum?...

Çocuk aklımla bu soruların cevabını tasavvur edemezdim, tabi ki... Benim için olayı korkunç kılan da buydu zaten...

Korkmamla birlikte de bu tür durumlarda her çocuk için en güvenli yer olan 'ana kucağı'na kendimi atmıştım.

Annem sakin ve şefkatli bir şekilde başımı okşadıktan sonra:

--"Çık, biraz da dişarda akranlarınla oyna" dedi.

Najık'ın ağlamasına sebebiyet verenin ben olduğum kanısıyla kendimii suçlu hissettiğimden ve onca hüzünlü bakışların cenderesinden bir an önce kurtulmak için, anamın bu isteğine hiç itiraz etmeden ve adeta kaçarcasına kendimi kapıya atıp köyün çocuklarının arasına karışmıştım.

Şayet yıllar sonra birgün, o duvarın dibinde yine yolu gözetlemeye çıkan Najık bana "Oğlum hele o şarkıyı bana bir daha söyle" demeseydi ben ne o günü hatırlayacaktım; ne Najık'ın o gün döktüğü gözyaşlarını ne de içinde onca hüzünlü bakışın üzerime üşüştüğü o dehşetengiz manzarayı...

Najık'ın "Oğlum hele o şarkıyı bana bir daha söyle" demesiyle o güne dair her şey bir anda hafızamda daha dün olmuş gibi berraklaşıp üste çıkmıştı.

Bununla birlikte ben artık Gerek Najık hakkında gerekse çevremiz ve çevremizde olanlar hakkında bazı bilgilere ve o bilgilerin ışığında bazı degerlendirmelere de sahip olmuştum. O yüzden Najık'ın o gün niçin gözyaşıı döktüğüne artık anlam verebiliyordum.

Najık bir Ermeni kızıymış...

Her Ermeni ailesi gibi Najık'ın ailesi de birlikte yaşadığımız bu topraklardan tehcir (Göçe zorlama) edilmiş.

Kısacık izahıyla; Najık o tehcir esnasında büyük amcalarımızdan biri tarafından, tehcir edilen ailesinden koparılıp. evlenmek için alıkonmuş. Tehcir edilen ailesi ise bir daha ne geri dönmüş; ne de onlardan bir daha bir haber alınabilinmiş...

Bizim kendisine 'Najık' diye hitap etmemiz amcamızla evli olmasından ötürüydü.

"Naj": Kürtçe (Dımılice) de 'amcakarısı' bir diger anlamıyla 'büyük yenge' demek.

"ık" eki almakla da biricikleşiyor ve o deyim onun bir nevi isim ve toplumdaki yerinin ve işlevinin tasviri oluyor.

Bizim gibi ataerkil yapıya sahip toplumların hiyerarşisinde anneden sonra 'Naj' gelir.

Teyze veya halalar elin karılarıları olduğu için beklentilerimiz onlardan ziyade 'Naj'larımızdan olur.

Hele bir de 'ık' eki almışsa demektir ki en öncelikli 'Naj' odur. Çünki biricikleşmiş, tartışılmaz olmuştur...

Najıkın merakım üzerine öğrendiğim bir özelliği daha vardı... Zira benim söylediğim şarkı Türkçeydi Najık Türkçe biliyormuydu da benim terennüm ettiğim o şarkının sözlerini anlayabilsin ve de onca hüzünlensin di?. Meger öğrendim ki; Najık daha osmanlı döneminde hem Türkçe hem de Ermenice öğrenim görmüş. Türkçeyi de Ermeniceyi de Kürtçeyi (her iki lehçesiyle) de daha babasının evindeyken ögrenmiş ve tüm bu dilleri iyi derecede biliyordu... Dolayısıyla duygularına az da olsa tercuman olabilecek o şarkının mısralarının yakıcılığına maruz kalmıştı.

Najık artık bayağı yaşlanmıştı...

Kendisini tehcirden alıkoyup, evlenen kocası çoktan ölmüştü. Ogulları, kızları vardı ve onlardan türeyen bir sürü de torunları...

Buna rağmen o hala hep aynı özlemle birilerinin yolunu gözlüyordu.

Son yıllarında ona hep karşıdaki ovaya ve o ovanın kuzeyinden akıp geçen şehirler arası karayoluna bakan köyün en uçtaki evinin duvarının dibinde rastlardık.

Hergün yüzelli ikiyüz metre ötedeki evinden çıkar gelir o duvarın dibinde bir taşın üzerinde oturur ve gözlerini ötede, ovanın kuzeyinden akıp giden şehirlerarası karayoluna diker beklerdi.

Şehirlerarası karayolu dibine çöküp de gözlediği duvardan yaklaşık bir kilometre kadar uzaktı.

Bir araba geçtiği zaman belli belirsiz farkedilirdi.

O zamanlar karyolundan öyle pek fazla araba da gelip geçmezdi ama ne de olsa şehirlerarası karayoluydu; az da olsa günde birkaç araba artlarında uzunca toz dumanlar kaldırarark gelir geçerlerdi, bu yoldan...

Ufukta tozu dumanıyla bir araba belirince hersefer aynı heyecanla depreşir; kendi yolunda akıp giden o arabayı kaybolana kadar göz hapsine alırdı...

Arabalar bazen de köyün karşısındaki durakta yolcu indirmek için beklerlerdi...

İşte o zaman Najık'ın tüm umutları canlanır adeta ayaklanırdı.

Eger inen yolcu bu köye taraf geliyorsa umutlarıyla beraber najık da ayaklanırdı.

Ellerini sırayla gözlerinin üzerinde siper eder ve gelen yolcu veya yolcuların kimliğinin ayırdına varana kadar onları beklerdi.

Bu yoldan gelip geçecek olan yolcuların hemen hepsi bu cıvardaki birkaç köyün bu yolu kullanan; belli, bilinen insanlarıydılar.

Gelenler berideki, köyün hemen dibinden akan çaya varınca artık kimliklerinin ayırdına varırdı ve gelenlerin beklediklerinden birileri olamayacağının ayırdına varınca da umutlarıyla birlikte dizleri de kırılır, tekrar taşın üzerine çöküp yolu tazelediği umutlarıyla yeniden gözetlemeye koyulurdu.

İşte böylesi bir esnada; beklediklerinin yolunu büyük umutlarla gözlediği o zamanlarından birinde varmıştım yanına ve elini öpmüştüm.

Elini öperken belli ki beni tanıyamamıştı.

Çünkü yolu gözlediği o anlarda gözleri uzaklara ayarlanmış bir dürbin gibiydiler, o tür anlarda yakınına gelenlerin ayırdına varamazdı; ayırdına varabilmesii için yine dürbin misali gözlerini yakına ayarlaması gerekiyordu.

Bir süre gözlerini ovuşturup çırptıktan sonra, gözlerine verdiği yakınlık ayarıyla, ayırdına varıp beni tanımaya başlamıştı.

Tanıyınca da hüzünlü bakışlarını adeta çivi çakar gibi gibi üzerime dikip can yakıcı bir istekle eklemişti:

-"Oğlum o gün o şarkıyı ne güzel söylemiştin, hele bir daha söyle!..."

Söylemedim tabi... O şarkıyı ona bir daha söyleyemedim... Gerçi şarkı söylemeyi seven biriydim ama anam oldüğünden beri biraz da içime kapanıklaşmıştım ve artık büyüklerin yanında şarkı söylemeye utanıyordum... Zaten söyleyebilsem de onun o kocaman hüznüne benim ufacık bir melhem kıvamındaki şarkımın dağıtacağını da hiç sanmıyorum.

Gerçi bugünkü aklım olsa ben Najık'ıma bir kez değil, her seferinde o şarkıyı söylerdim ya! O başka...

Najık bu dünyadan göçüp giderken sanki sırtındaki o kocaman hasret yükünden benim payıma da bir miras bırakmıştı.

O yüzden "Ermeni Tehciri"ne veya Katliamına dair duyduğum her haber veya yorumda Najık'ın çektiği o hasret yükünün acısı benim sinemde depreşir...

Zira ben onun çektigi o dermansız acıları yakından hissetmiştim...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder